Köklerinden Güç Alan Bir Kültür.
Geçmişten bugüne uzanan yolculuğuyla, geleneklerini yaşatmaya devam ediyor.
Geçmişten bugüne uzanan yolculuğuyla, geleneklerini yaşatmaya devam ediyor.
YAYLA GÖÇÜMÜ
Nurettin ÖZEL
Her sene nisan ayının sonlarında ya da mayıs ayının ilk haftasında Cuma namazından çıkan kalabalık caminin önünde toplanır köyün büyükleri aralarında konuşur ve yayla göçümüne karar verilirdi.
Cuma namazından dönen erkekler evlerine varınca hanımlarına yayla göçümünü haber verseler de akşam ezanlarından sonra meşhur tellalımız Göbüd Alı rahmetli ses menziline ulaşsın diye sağ elini kulağına götürür “Emmiler haaaa” duyduk duymadık demeyin cumartesi günü yayla göçümü başlayacaktır diyerek muhtarlığın resmi duyurusunu köylüye duyurduktan sonra başlardı göç telaşı.
Yayla göçümü genellikle cumartesi günleri olurdu zaten. Duyuru yapılmadan da kimse göçemezdi yaylaya. Millet daha erken yaylaya gidip de dağdaki otu yedirmesin ekine ota zarar vermesin diye yapılırdı bu duyuru. Erken gidenlerde olurdu zaman zaman ama bunlar muhtar odasına çağrılıp ya ceza kesilir ya da mallarını kendi tarlasının dışına salmaması için kulağı çekilip tembihatta bulunulurdu. Tellalın sesini duyan her evde bir telaş başlardı. Çocukları ise bir sevinç sarardı, analar yaylaya gidecek kap kacağı hazırlar, gelinler kepekli unu eler dağarcığa doldururdu. Nohut, bakla, bulgur, tomata, soğan gibi kuru yiyeceklerde ayrı ayrı bez torbalara doldurulurken, evin yaşlı ebesi de ahırda son kalan ardıç ve pelit kırmalarını ocakta ateşe vermiş tavayla, nohutu, buğdayı, güneşıkıyı, mısırı kavurarak göç gavudunun malzemesini hazırlardı. Daha sonrada ceviz ağacından oyulmuş büyük dibekte, okka taşı ile ya da mânile kırığından yapılmış dibeğin eli ile iyice dövülüp ufaladıktan sonra, pekmez küpü açılır yeteri kadar pekmez alınarak dövülen kavurga karışımı ile karıştırılır göç kavudu hazır olurdu. İlk olarak aile efradı tadına baktıktan sonra kalanı sabah giderken çoluğa çocuğa ve göç eden konuya komşuya dağıtılmak üzere bir sitile doldurulur içine de bir tahta kaşık konulurdu…
Ala şafak kalkan evin gelini kızı koca bir tahta teknede hamuru yoğurup bezesini keserken, ana ocağı yakmış sacı üzerine koymuş şişi elinde ekmek pişirmek için çoktan yerini almış olurdu. İlk yufka sacın üzerine serilince evlerin bacalarından sıcak ekmek kokuları yayılmaya başlardı havaya. Hızlı hızlı açılan bezeler, yarı uvralı tereyağlı kabalak ekmek sıkmalarıyla, keş, kaymak, kavurma sıkmalarıyla, cevizli bittileriyle, tomatalı kömbelerle, ya da otlu katmerlerle belki de sütlü çorbayla ev halkının karnı doyurulduktan sonra, ekmekler dörder dörder dürümlenir, sonra ekmek dağarcığına doldurulup göçe hazır hale gelinirdi.
Keçiler koyunlar, sığırlar, oğlaklar kuzular sıcağa kalmasın yolda lüküler dayanmasın diye yayla yoluna erken çıkmak gerekirdi. Bu yüzden ev halkı birer ikişer yaylaya gidecek kap kacağı, yorgan kılıfını, yastığı döşeği, çulu çuvalı ahırın altına indirirken, baba çoktan katırı ya da eşeği semerlemiş gelen yükleri bir tarafa yüklemiş, denk devrilmesin diye pelit dayağını halkaya takmış, diğer dengi yüklemeye başlamış olurdu.
Ev halkı düğüne gider gibi en güzel giysilerini giymiş, genç kızlar ve gelinler kadife ve allı morlu basma entarilerini giyer. Toka uçları gök boncuklu darabulus kuşaklarını beline bağlar, beşi birlik altın gerdanlıklarını boynuna takar ve uzun uzun püskülleri olan bin bir çeşit renk ve desenle dokunmuş yazmalarla başlarını kapatır, kabaralı potinlerini ayaklarında, sanki podyuma çıkacak mankenler gibi incecik zarif bedenleri, ceylan bakışlarıyla dimdik ayakta göçün yüklenmesini beklerken, ana ahırın altındaki çelki de yatan davarın içine oğlağı kuzuyu salıp emişmelerini sağlardı.
Yaşlı ebe başında gümüş mescitlerle örülmüş paralı telliğinin üstünde navahı çemberini bağlamış göç kavudu sitili elinde, öncekinin ucunu beline sokmuş, yeni dikilmiş dizliği sille pabucunun üzerine inmiş evden ahırın altına iner merdivenin en alt basamağında sanki askeri tatbikatı seyreden bir komutan edasıyla sessizce olup biteni izlerdi.
Çocuklar yünden dokuma şalvarlarını giymiş, alaca dokuma işliklerinin üzene omuzlarını örten rengârenk ipliklerle işlemeli çevrelerinin uçlarını göğüslerinde bağlarlar. Az sonra peşlerine düşecekleri koyun kuzunun sağa sola zarar vermeden obaya ulaşmasını sağlamak için söğüt dalından yeni düzülmüş değneklerini ellerine alır, başlarına geçirdikleri alt uçları kırmızı yeşilli ipliklerle teyellenmiş sivri tellikleri ile -biraz komik gösterse de- göreve hazır hale gelmiş olurlardı.
Güneş, Ambargaya ile Çanlan arasından başının göstermeye başlayıp, altın renginde ışık demetlerini gara sekiye yayarken yeterince uykusunu almamış çocuklar esneyerek kış, kış diye çelkiden salarlardı oğlağı kuzuyu… Yaşlı ebe “dürrrbbb” diyerek koyunların peşinden gelmesini sağlayarak düşerdi davarın önüne, oğlaklar kuzular, tanalar ilk defa analarıyla birlikte seyahat etmenin sevinciyle hoplaya zıplaya annelerinin yanında yer alır, tam olarak süt emip karınlarını doyuramayanlarda analarına yetiştikleri yerde memelerinden süt emmeye çalışır ama koyun ve keçiler yol yürüdüklerinden pekte başarılı olamazlardı.
Babaysa katırın yükünü yüklemiş elde taşınamayacak kadar ağır torbaların top örüm bağcıklarını semerin kocacığına takar, karısının iki saattir kovalayarak yakalayıp sepete doldurduğu tavuk ve horozlarını, sepetini dengin bir tarafına sıkıca bağlardı, sepetin almadıklarının da ayaklarını bağlayarak yükün boş yerlerine yerleştirilmesini sağlardı.
Yükün tam ortası boş bırakılırdı, sabahtan beri gördüklerine bir anlam veremeyen, ne olup bittiğinden bihaber evin en küçük afacanı da yükün ortasına altına çul çaput serilerek yerleştirildikten sonra düşmesin diye etrafı iyice bağlanıp sarıldıktan sonra anne ve babaya da yayla yolu görünürdü artık. Kadın katırın yularından tutup “ya bismillah” diyerek çekerken, herif de “deh” diyerek şaplağı patlatırdı katırın arka baldırının üstüne… Tek kedi kalırdı evde, ben ne olacağım diyerek miyavlayarak gelirdi hayvanın arkasından, dönüp kediye bakan kadın “şunu da bir yere yerleştirsen ne vardı, yayla damında kemeler cirit atıyordur” şimdi diye söylenirken, herif de “havar sulamaya geleceğiz nasıl olsa, onu da o zaman götürürüz” diyerek kedi tek başına evi beklemeye mahkûm edilirdi.
Köyün içi koyun ve keçilerin boynundaki çanlarla çınlarken Ödebeleni’nde yetişirlerdi davar ve sığırlarının arkasından, koca ebe elindeki sitilden tahta kaşıkla aldığı göç kavudundan önüne gelene ikramda bulunurken ana elindeki küçük bocudun içindeki pekmez dökülmesin diye kutsal bir emanet gibi göğsünde taşırarak yürürdü yoluna… Babaysa yola koyulmanın rahatlığı içinde tabakasını çıkarır, iç cebinden çıkardığı bir gazete parçasından itina ile bir sigaralık keser, sonra tütünü dolar, hali vakti iyiyse muhtar çakmağı ile birkaç seferde çakmak çakarak yakardı sigarasını…
Kiminin de muhtar çakmağı olmazdı, kurbanda kesilen tekenin taşak derisinden yapılmış gav kesesinin içinden düğen taşı gibi bir taş çıkarır, kavdan bir kıymık koparır sonra da u şeklindeki çelik demirle düğen taşının ucuna başparmağıyla sıkıştırdığı kav kıymığını tutuşturmak için defalarca çakmak çakar, güç bela tutuşturduğu kav kıymığını kavın yanmasıyla etrafa yaydığı enfes kokuyu burnuna çekerek, tutuşmuş kavı tutardı sigarasının ucuna sonrada okkalı bir duman yükselirdi havaya…
Yayla yolu trafiği sıkışık olurdu o sabah, otobanda seyreden arabalar gibi beş on metre aralıklarla göçler olurdu, arabalar gibi süratli değillerdi tabi, hem sonra birbirlerini sollama şansları da yoktu çift yönlü dar bir yolda kaçak mazot yakan kamyonun egzozundan çıkan dumanı solumak zorunda kalan mersedes yolcuları gibi, önlerindeki göçün lükü çebici ötürüklü oğlağı ne kadar yol alıyorsa o kadar peşlerinden gidebilirlerdi.
Göçlerin bir ucu köyden grup grup çıkarken Ödebeleni, Değirmenönü, Katırcımuğarı, Milletbahçası, Bolayalanı, Yazlıkaarası göçülerle dolu olurdu, Asarcık köprüsüne varınca da Devekayası’ndan Ahmadıl boğazından Kapıağzı dolamalarına kadar göç gurupları ile dolu olduklarını görürdü. Hele bir de kaval sesi yükselirse taşlarda yankılanan keyfe gelirdi koyun kuzu. Sanki her şeyden haberdarmış gibi boyunlarındaki kalın saçtan yapılmış mukavvalarıyla Göç guruplarının en arkasında giden köpekler havlamazdı çocuklara, sessizce sahiplerini takip ederek yol alırlardı… Koyun kuzu melemeleri, çan sesleri, göç kavudu dağıtan ebeler, katırın orta yerine oturtulmuş katırın her adımında öne arkaya sallanan yarı uyku gözleriyle etrafı seyreden küçük afacan bile sessizce izlerdi olanları.
Küçük çocuklar sağa sola ekine ota saldıran keçileri, geride kalıp başka davara karışmasın diye değnekle taşla ak kız akkız, tömülü tömülü, kiraz kiraz diyerek tekrar yola koyarlardı onları. Keçilerin atlarıydı söyledikleri, ne adlar yoktu ki, küpelisi mi dersin, gabışı mı dersin morca mı dersi onlarca adları vardı keçilerin… Koyunlar pek çıkmazdı yoldan, hele koca öküz, yaylada başına geleceklerden habersiz, boynuna konulacak boyundurukla kaç gün tarla süreceğinden habersiz, bir tutam yeşil ot için arkadan lap lap dökerek istifini bozmadan yola revan olurlardı.
Öyle ki göç kervanının bir ucu köyde, bir ucu yaylada olurdu, öğleye kadar köyden göç devam ederdi. Her sene tekrarı olurdu bu seremoni. Her sene göç festivali düzenlenirdi san ki, üç oba salısından birine göç eder, iki üç ay orada hayvanlarımızı otlatır, Köyün sinekli sıcağından, yaz sıcağı ile ahırlardan sokaklara yayılan ters kokularından kendimizi kurtarır yaylanın serin havasına soğuk sularına atardık kendimizi. Böylece oba varmış ve oba hayatı başlamış olurdu, yükler indirilir damlar temizlerini çelkilerin etrafına karmık çalıları kesilir, damın açılan üst kısımları ardıç pürleriyle kapatılırdı. Tavuklar beklerdi sepetlerde tavukluk yapılana kadar. Çocuklar su getirilerdi en soğuk çeşmeden. Analar koyarlardı kara tencereyi ocağa bir tereyağı kokusu saçılırdı ortalığa. Akşam olunca Allah ne verdiyeyse yemekler yenir küçücük damda yatacak yerler belirlenir sonra da sönerdi idare lambası. Çekirge seslerinden başka ses kalmazdı ortalıkta. Yarın sabah güneşiyle obanın ilk günü başlayacaktır artık. Oba bölümü ayrı başlık altında sizlerle paylaşacağım.