Türkçe
×
Tüm hakkı saklıdır. Sitemizde kullanılan tüm içerik ve görseller
Çetmi’ye ait olup izinsiz kullanımı hukuki yaptırıma tabidir.
İnviva
 Çetmililer | Çetmi, Çepniler, Çetmililer Vakfı, Çetmi’nin Sesi Dergisi, Antalya Çetmililer Derneği

ÇETMİ
Asırlardır Süregelen Bir Yolculuk
Köklü Miras, Güçlü Gelecek

×

Geçmişten bugüne uzanan yolculuğuyla, geleneklerini yaşatmaya devam ediyor.

Asırlık Bir Hikâye, Yaşayan Bir Kültür

Menu

Geçmişten bugüne uzanan yolculuğuyla, geleneklerini yaşatmaya devam ediyor.

Asırlık Bir Hikâye, Yaşayan Bir Kültür

KÖY ODALARI
Hüseyin VAROL

Türk insanı misafirperverdir. Misafirini sever. Bu bizim gelenek ve göreneklerimizde vardır. Hatta derler ki, “misafir yedi kısmetiyle gelir. Altısını ev sahibine bırakır, birini yer.” Bu anlayışla eskiden köylerimizde Köy Odaları vardı. Bu odalarda misafir ağırlanır, yemekleri verilir, hayvanı varsa odanın ahırına bağlanır ona da yem ve saman verilirdi. Odaların etrafında bulunan aileler bu odaları takip eder, gelen misafirleri memnun etmek için ellerinden geleni yaparlardı. Bir seferinde bende böyle bir olaya şahit olmuştum. Amcamın biri ile Hadim’den yaya olarak köye geliyorduk. İşimiz nedeniyle geç kalmıştık. Akşam namazı sıralarında Ilıca Pınar’a varabilmiştik. Yeğenim dedi, burada yatalım. Şurada köy odası var. "Akşamın şerrinden sabahın hayrı daha iyi olur." Siz bilirsiniz amca dedim. Ve amcamın bildiği odaya vardık. Odada iki kişi daha vardı. Selam verip oturduk. Tanışma faslından sonra bir çocuk kapıdan bakıp alelacele geriye döndü. Ben ne olduğunu anlayamamıştım. Amcam "yemek getirecekler, kaç kişiyiz diye bakmaya geldiler" dedi. Biraz sonra hakikaten yemekler geldi. Yedik içtik. Sonra yüklüklerde bulunan yataklardan serip yattık ve sabah namazının arkasından tekrar yola koyulmuştuk.

Bizim köyümüzde de o zamanlar 4 - 5 tane faal durumda misafir odaları vardı. Şimdi maalesef herhalde misafir ortada kalır. Bu arada size dedemin bir hikâyesini anlatayım.

Köyün birisinde camiye gelen misafiri sen götüreceksin ben götüreceğim diye kavga ederlermiş. Adamın biri demiş ki, yahu kavgaya ne gerek var. Herkes bir taşı oturak haline getirsin ve caminin önüne bıraksın gelen kişi kimin koyduğu taşa oturursa misafiri o taşın sahibi götürsün. Bu fikir kabul edilmiş. Herkes bir taş düzelterek oturak haline getirip caminin bahçesine bırakmış. Bu arada misafir sevmeyen birisi kimse oturmasın diye sivri bir taş bırakmış. Nasıl olsa buna oturan olmaz ben de misafir kabul etmem böylece diye düşünmüş. Günlerden bir gün bir adam bu sivri taşın üstüne oturmuş. Cami çıkışında, arkadaş misafir senin taşının üstüne oturdu. Onu sen götüreceksin demişler. Adam çaresiz misafiri evine götürmüş. Yemek hazırlayıp buyur etmişler. Adam sofraya oturmuş. Bu arada ev sahibi misafiri göz ucuyla süzmeye başlamış. Bakmış ki birde ne görsün. Sofraya yedi kaşık iniyor, bir kaşık misafirin ağzına gidiyor. Bu duruma afallamış tabi. Gözleri fal taşı gibi açılmış kalmış. Ama bu hale bir mana verememiş. Misafir gittikten sonra hemen hocanın yanında almış soluğu.. “Hocam böyle bir olay oldu şaşırıp kaldım. Bu hale ne dersin” demiş. Hoca gülümseyerek “oğlum” demiş. “Misafir yedi rızkıyla gelir, altısını ev sahibine bırakır, birini yer” demiş. Bunun üzerine adamın aklı başına gelmiş. O sivri taşı kaldırıp yerine çok düzgün bir taş koyarak hatasını düzeltmiş…

Köy odalarında gençlerin eğlendiği ferfeneler düzenlenen odalarda vardı köyümüzde. Kahve olmadığı için buralarda toplanıp eğlenirler, sohbet ederler, hoşça vakit geçirirlerdi.

Köyde bulunan diğer bir oda ise şimdiki adalet saraylarının yaptığı görevi yapan köy odalarıydı. Bazı ufak tefek meseleler burada halledilirdi. Biz o zamanlar çocuk olduğumuz için bu odalara alınmazdık. Sadece biz değil ilgisiz kimse alınmazdı. Bu odalarda muhtar heyeti, köyün büyükleri ve imam katılırdı. Köyün bekçisi ise kapıda durur etrafı kontrol ederdi. Biz sağda solda bu mahkemenin sonucunu merak eder bekleşirdik. Bazı cezalar ufak tefek tekdir/azarlarla geçiştirilirdi. Yüz kızartıcı cezalar ağır olurdu. Bunun için falakaya bile yatırılanlar olurdu. Biz bunu içerden gelen sopa seslerinden, “ah”, “uh” şeklindeki bağırışlardan anlardık. Bazı bazı para cezaları da verilirdi… Böylece köydeki kimi meseleler çözülür olay ileri mahkemelere intikal etmeden bitirilirdi. Bu köyün düzeni için o zamanlar alınmış bir tedbir mekanizmasıydı…

Ben de o zamanlar bir keresinde köy odasına çağrılmıştım. Sırasıyla mahallenin davarını herkes ikişer üçer gün güder getirirdi. Bu uygulama çoban bulunmadığı zaman yapılır ve adına da keşik denirdi… Keşik sırası bize gelmişti. Anam, “Hadi bakalım oğlum. Sen güt gel” dedi. Ben bu işte biraz acemi olduğum için başka bir arkadaşla mallarımızı karıştırdık. Beraber güdüp geldik. Meğer biz köyün yasaklamış olduğu mıntıkaya girmişiz. Bunu köyün bekçisi görmüş. Bizi şikâyet etmişler. Akşam bizi odaya çağırdılar. Babamla beraber varıp kapının yakınında bir köşeye iliştik. Muhtar hemen söze girdi. Babama, “Eyip, bunlar yanlış yerde davar otlatmışlar.” Babam, “ne yapalım bir yanlışlık olmuş. Çocuklar bilmeden yasak yerlere gitmişler… Cezamız varsa boynumuz kıldan incedir” dedi. Muhtar bize dönerek, “neden o tarafa gittiniz lan..” dedi. Biz, “dayı” dedik “yasak olduğunu bilmiyorduk, ondan gittik.” Azalardan birisi, “beşer lira ceza yazalım da akıllansınlar” dedi. Muhtar, “Madem bilmeyerek gitmişler bu seferlik affedelim.” Dedi. Bu odaya çağrılma neticesinden böyle bir sonuç alarak kurtulmuştuk…

Netice, bizler bu dünyada hepimiz bir misafir ve bir yolcu gibiyiz…

Ve yine hepimiz yaptıklarımızdan mesulüz ve sonunda hesaba çekileceğiz…