Türkçe
×
Tüm hakkı saklıdır. Sitemizde kullanılan tüm içerik ve görseller
Çetmi’ye ait olup izinsiz kullanımı hukuki yaptırıma tabidir.
İnviva
 Çetmililer | Çetmi, Çepniler, Çetmililer Vakfı, Çetmi’nin Sesi Dergisi, Antalya Çetmililer Derneği

ÇETMİ
Asırlardır Süregelen Bir Yolculuk
Köklü Miras, Güçlü Gelecek

×

Geçmişten bugüne uzanan yolculuğuyla, geleneklerini yaşatmaya devam ediyor.

Asırlık Bir Hikâye, Yaşayan Bir Kültür

Menu

Geçmişten bugüne uzanan yolculuğuyla, geleneklerini yaşatmaya devam ediyor.

Asırlık Bir Hikâye, Yaşayan Bir Kültür

Ahmet YEŞİL

Sene 1962, Antalya’da Aksu barajı yapımında çalışıyorduk. Şubat ayının yirmisiydi. Köyde evin birinde yatıyorduk. Kış olması dolayısıyla her yeri su basmıştı. On gün filan işe gidemedik. 10–15 kişi vardık. Arif amcam (rahmetli), Okka, Garagilik, Ebegız Yusuf ve Emin Yusuf (rahmetli)… Emin Yusuf’u başımızda büyük olarak Antalya’ya gönderdik.

Akşam elinde bir broşürle geldi. Bu broşürde Almanya’ya işçi gidebilmesi için gereken şartlar yazılıydı. Biz gençlere tavsiye etti: “Gidin Almanya’ya” dedi. Broşürü inceledim ve “Yok mu benimle gidecek olan?” dedim. Kerim Bozdağ (Arif Kerim), Halil Coşkun, Garagilik, Okka Hüseyin “biz varız” dediler. Çalıştığımız iş bahara kadar paydos edilmişti. Antalya’ya geldik.

Babamızın eski ahbaplarından olan Giritli Hüseyin Efendi’nin bahçesinde çalışmaya başladık. Çalıştığımız bir gün çarşıya çıktık. Şarampol caddesinde giderken Hasan Koç’la, Mehmet Çetin bir bina bodrumunda çalışıyorlardı. Onların yanına indik. “Biz Almanya’ya gideceğiz. Giden var mı?” dedik. Hasan Koç “Ben gitmem” dedi. Mehmet Çetin’i de yanımıza alıp iş bulma kurumuna vardık.

Konya’yı duyunca adam bize nasihatte bulundu: “Gidin ama burada yazılmayın. Ben de Konyalıyım. Siz burada çok kalamazsınız. İstediğiniz yakında çıkar. Biz sizi ararsak bulamayız. Gidin Konya’da yazılın.” Adamın söylediklerini doğru bulduk, dönüp gittik.

Aradan birkaç gün geçti, bizim arkadaşların hepsi vazgeçtiler. Amcaoğlu Arif Kerim “Amca bana pelikan bir kalem getir” dedi. Okka (rahmetli) şakalaştı.

Ben bağları tımar ettim. Derecik’teki bahçemizde havar ediyorduk. Günlerden 22 Nisan 1962. Elmalar çiçek açmış, gölgesinde yemek yiyorduk.

Hasan Özgül Derecik’te bağ tımarından geliyormuş. Çağırdım:

“Hasan buraya gel, ekmek yiyelim” dedim. Geldi, yemek yedik. Mevzuyu ona açtım. “Ben varım” dedi.

“Ne zaman gidelim?” dedim.

O, “Yarın ben çocukların nüfusunu almaya gideceğim” dedi.

Ben de “5–6 yük odun keseyim, getireyim, gidelim” dedim.

Avşarlı Mehmet Demircan Ankara İş ve İşçi Bulma Kurumu’nda müdürdü. Rahmetli Hakkı Hoca ve Baba Bircan asker arkadaşlarıymış. Tavsiyeleri üzerine köyden çıktık. Taşkent’in Kuzyaka mevkiinde bulunan oynağa vardık. Su gözünün başında sabah kahvaltısı yapıyorduk.

“Hasan, Çaymağaç’a kesin söz ver” dedim. O da bana aynısını söyledi ve “10 sene içerisinde Türkiye’den yurtdışına çıkmadık, köye geri dönmeyeceğimize söz verelim; sözünden dönen, dininden dönsün!” diye yemin ettik. Bu yemine sonradan pişman olmuştuk ama iş işten geçmişti.

Ankara’ya gittik. Taksim Oteli diye bir otelde yattık. Sabahleyin İş Bulma Kurumu’nu sorduk, tarif ettiler. Biraz daha gittik. Bir kalabalık vardı, tekrar sorduk. “Bugün 23 Nisan” dediler. Geri döndük.

Bizim köylülerden Osman’ın Mehmet, Dede Osman, Altıparmak Hasan, Koreli kum ocağında çalışıyorlarmış. Onların yanına gittik. Hem çalışalım hem de işimizi takip edelim diye karar verdik ve oraya vardık. Bize bir elek hazırlayıp kürek verdiler. Kumu kendimiz hazırlayıp satıyorduk. Bu arada benim 70 liram, Hasan’ın 50 lirası ve hanımımın 3 altını vardı.

24 Nisan 1962 günü Hasan’ı Ankara’ya gönderdim: “Demircan orada mı, durumunu öğren gel” dedim. Hasan öğle sonu geldi. Ne yazık ki Demircan bir ay önce Niğde’ye tayin olmuş. Oradan da ümidi kesip İstanbul’a gitmeye karar verdik. Altıparmak Hasan’la Koreli “biz de varız” dediler. Onlara dedim ki: “Biz kesin kararlıyız.”

Alanya’nın Kestel’inde çalışırken bir Hadimli çocuk vardı. Babasının yanında orada çalışırdı. Bolaylı Kasap Abdullah çok konuşkan, şakacı bir insandı. O, “A kuzum, a yavrum, yarın bahar gelecek. Beş eşek girdi dağlarından aşacağız. Kar’ın buzun üzerinden şöyle tırmanacağız, böyle ineceğiz… Sen bunları yapamazsın a yavrum” derdi. Delikanlı da ağlamaya başlardı.

Biz de: “Her zorluğa gireceğiz, her güçlüklere karşı koyacağız ve gideceğiz. Siz bize uyacaksanız söz verin” dedik. Lafı uzatmayalım, “Tamam” dediler. Dört kişi hesabımızı kestik, otobüse binip İstanbul’un yolunu tuttuk.

İstanbul’a varınca hemen Alman İrtibat Bürosu’nu sorduk. “Taksim Elmadağ’da” dediler. Oraya vardık, müracaatta bulunduk. Bize bir form verip “Bunu doldurun, okur-yazar imtihanı olacaksınız” dediler. İmtihana girdik, gazete okuttular, kazandık. Yalnız Hasan kazanamadı. Onun yerine ben sanki oymuş gibi tekrar form doldurup imtihana girdim ve ikimiz de okur-yazarlığımızı ispatladık.

Bizi kaydettiler. Hemen danışmaya girdik. “Bizim sıramız ne zaman çıkar?” dedik. Yazıldığımız tarihi sordular. “Bugün yazıldık” deyince, “Kardeşim 9–10 ay beklemeniz lazım” dediler. İkimizin de morali bozuldu. Oradan ayrıldık.

İzmit’in Derbent ilçesine kum ocağına çalışmaya gittik. Metreküpünü 3 liradan pazarlık yaparak çalışmaya başladık. Yevmiyemiz 30 liraya kadar çıktı. O zamanlar işçi başı yevmiye 10 liraydı. Biz 10 liraya 5 işçi aldık, verip 5 işçi artırdık. Bunu yiyip bitirince kar verip İstanbul’a geri geldik.

Danışmadan 7–8 ay beklememiz gerektiği söylendi. Çareler aramaya başladık. Rüşvetle adam bulmaya çalıştık. Paramızı hesaplı kullanıyorduk. Otelde normal yatak 2.5 liraydı, çatı katında 150 kuruşa yatıyorduk. Kıl pantolonlarımızı çıkarıp pijama niyetine kullanıyor, ertesi gün giyiyorduk.

Kitapçıdan bir Almanca–Türkçe sözlük ile Leyla ve Mecnun kitabı aldım. Otelde sabahlara kadar bunları okuyorduk. Her gün sabahleyin kalkıp Alman İrtibat Bürosu’nun yolunu tutuyorduk.

3–5 gün derken müdürün kapıcısı ile tanıştık. Karadenizliydi, Trabzon’un Beşikdüzü kazasındandı. Onu lokantaya götürdük, yedirdik, içirdik, samimi olduk. Adam bize tamamen ısındı. Okur-yazarlığı yoktu. Kolundaki saati bile bize sorardı. Bir gün durumumuzu kendisine anlattık. “Bize bir babalık yap, bizi bir an evvel göndermenin çaresine bak” dedik.

Hasan Yiğit ile Koreli bu arada beklemeye tahammül edemedikleri için köye dönmüşlerdi. Yine Hasan ile ikimiz kalmıştık. Mehmet Dayı ile ertesi gün tekrar görüştük.

“İkiyüz liranız var mı?” dedi.

“Var” dedik.

“Bunu müdüre vereceğim, aklınıza bir şey gelmesin. Benim sizden istediğim, izne döndüğünüzde bana bir Alman potini getireceksiniz.”

“Tamam.”

Al sana 200 lira deyip parayı verdim. Bize şöyle bir izahatta bulundu:

“Yarın saat 9–10’da geleceksiniz. Ben üçüncü katta, yukarıda merdivenin başında duracağım. Burnumu parmağımla kaşıdığım zaman ne yapıp edip yukarı çıkmayı başaracaksınız. Yalnız müdür size ‘Mahmut Dayı’yı nereden tanıyorsunuz’ diye sorarsa, ‘Efendim biz Konya Hadim’in Toros dağlarında bulunan Çetmi köyündeniz. Birkaç kuruş sermayemiz vardı, koyun kuzu alıp satıyorduk. Günlerden bir gün Trabzon’un Beşikdüzü ilçesinde Mahmut Dayı ile tanıştık, bizi misafir etti, birkaç kuzu alıverdik, sattık. Sağ olsun çok para kazandık.’ diyeceksiniz.”

Biz bunları ezberledik. Ertesi gün 9–10 sıralarında İrtibat Bürosu’na gelip Mehmet Dayı burnunu kaşıdı, biz merdivene hücum ettik. Oradaki polis yukarı çıkmamıza izin vermek istemedi. Biz de “Müdür çağırıyor, onu görmek istiyoruz” deyince bıraktı. Mehmet Dayı oradaydı.

“Söylediklerimi unutmadınız değil mi?” dedi.

“Evet, unutmadık” dedik. Mehmet Dayı müdürün yanına girdi. Bir dakika sonra bize “Buyurun” dedi.