Köklerinden Güç Alan Bir Kültür.
Geçmişten bugüne uzanan yolculuğuyla, geleneklerini yaşatmaya devam ediyor.
Geçmişten bugüne uzanan yolculuğuyla, geleneklerini yaşatmaya devam ediyor.
VELİ ÇAVUŞ (KARACA) (1304 - 1966)
Şükrü KARACA
İnananları arasında mensubu bulunduğumuz İslâm dinini, “32 farz” mı ve umumiyetle sünnete taalluk eden hususlarını, henüz ilkokula gitmeden nasıl ki babaannem “Kurukızı” Fadime Karaca öğretmiş ise; Türk milliyetçiliğini de yine o yaşlarda dedem “Veli Çavuş” öğretmişti.
Henüz dört beş yaşlarımda bulunuyordum ki, içimde muazzam bir silah sevgisi mevcuttu. Bizim Anadolu insanının “muhtar çakmağı” dediği, o meşhur benzinli çakmağın içine pamuk, fitil ve benzin konulan deposunu söker, tabanca yapardım. “Namlu” olarak değerlendirdiğim bu depoya barut doldurup sıkılama yaptıktan sonra, üzerine çivi ile delikten görünen barutu doğrudan doğruya veya küçük deliğe yapıştırdığımız dinamiti ateşleyerek patlatırdım.
Hiç şüphesiz çok tehlikeli bir oyuncaktı; ama yüreğimde alev alev yanan silah sevgisini hangi tehlike söndürebilirdi ki? Hatta yine tahtadan, yay yerine lastikle çalıştırdığımız kızaklı “mantar tabancası” bile yapardım. Bunlar benim ve benim gibi meraklı çocuklar için çok basit şeylerdi.
Ben doğmadan babamın aldığı ve “Karadağlı” tabir edilen bizim “beşli” bir toplu tabancamız vardı. Tabiatıyla teknolojinin gerisinde kaldığı için mermisi üretilmiyordu; fakat bir makinalı tüfek mermisinin kovanını keserek, elle doldurmak suretiyle mermi haline getiriliyordu. Nitekim ben bunları da bulup öğrenecektim. İşte bu tabanca, daima un ambarı ile duvar arasındaki yerde atılı dururdu.
Merak saikasıyla her şeyi öğrenmek azmi ve içimde kıpırdanan millet sevgisiyle, ne zaman Veli dedemi evinin balkonunda veya yol kenarında, evinin merdiven dibinde görsem derhal kendi evimize girip “Karadağlı”yı kaptığım gibi dışarı fırlar:
— “Dede! Dede!… Tak tak!…” der, aklım sıra ateş ederdim.
O da beni bu hâlimle çok severdi. Kendisinin çocuğu olmadığı için beni kendi yavrusu gibi sevip okşardı. Bu ciddi taklitlerimi ve tatbikatlarımı görünce eliyle işaret ederek beni çağırır, yanına oturtur, elimden tabancayı alır, sağını solunu çevirip bakar, yüreğinin derinliklerinden bir “Hıı…” çeker, anlatmaya başlardı:
— “Hey gidi günler hey!…” der, bir müddet sustuktan sonra da:
— “Çanakkale’de…!” der anlatmaya başlardı.
Evet, Çanakkale’de kendilerine Türk’ün ekmeği, aşı yedirilmiş Müslümanları da kandırıp, iğfal ederek yanlarına alıp üstümüze saldırtan başta İngiliz, Fransız ve Avustralyalı askerlerle boğaz boğaza savaşılmıştı. Metrekareye altı bin merminin isabet ettiği mübarek vatan toprağını cehenneme çevirmişlerdi. Binlerce hatıralarıyla, necip bir milletin en kahraman ve çoğu münevver 193.000 evladı şehit, bir o kadar da gazi olmuştu.
O ancak Türk’e has mertlik savaşının destanını, her hanesinden mutlaka bir iki şehid ve gazi vermiş Anadolu Türkü’nün bugünkü nesilleri olan bizler okuyup, evlatlarımıza da millî bir miras olarak bırakıyoruz.
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılışı ile yeryüzündeki Türklerin tek cumhuriyetinin kuruluşu münasebetiyle, bu kutlu günlerin sene-i devriyelerindeki törenlerde muhtar ve okul müdürü ile beraber talebelerin ve törene iştirak eden Çetmili’lerin “Millî Hakimiyet” ve “Cumhuriyet Bayramlarını” kutlayan Veli Çavuş, yıllar önceki heyecanıyla “Batarya”sına emir ve komuta ederek düşman gerilerine:
— “Birinci Batarya!… İkinci Batarya, nişan al!…
Birinci Batarya ateş!… İkinci Batarya ateş!…
Birinci Batarya iki bıyık bükümü sola! İkinci Batarya bir evlek ileri, nişan al!…”
komutlarıyla sanki o cehennemi ateşin içinde tekrar yaşıyormuş gibi anlatır, kendisini heyecanla dinleyenleri de gözyaşlarına boğardı.
— “Evet dede, Çanakkale’de?” derdim.
O büyük gazi de anlatmaya başlardı:
— “Oğlum, Çanakkale’de biz sadece İngiliz gavuru ile savaşmadık. Onların yanında Fransızlar, Araplar da vardı. Ta dünyanın öbür ucundan bile Müslüman olan asker getirmişlerdi. Deniz, irili ufaklı gemilerle dolmuştu. Fakat bunların içinde öyle biri vardı ki bir alamet idi sanki; adına ‘YARIMDÜNYA’ derlerdi. İçinden her şey varmış kâfirin. Sanki bağı bahçesi bile varmış! Kıyıya yaklaşmaya çalışıyordu. Eğer içindeki askeri kıyıya bir dökecek olursa, vay bizim hâlimize idi.
Elimizde sadece üç tane top mermisi kalmıştı. Ateş etmek yasaktı. Gavur gemisi iyice yaklaşıyordu. Dayanamadım, namluya mermiyi sürüp nişan aldım. ‘Ya Allah Bismillah’ deyip yaradana sığınarak ateş ettim. Mermi gitti, Yarımdünya’nın bacasından içeri girdi! O koca gemi bir iğrandi; alevler göründü, sonunda da içine su ala ala denizin dibini boylayıp battı gitti. Bunu orada bulunanların hepsi de gördü.
Önce izinsiz ateş ettiğim için beni azarladılar, hatta mahkemeye bile verecek oldular. Fakat daha sonra bölük kumandanımız beni kurtardı. Allah ondan razı olsun.”
Hiç boş durmazdım. Geceleri sürüne sürüne düşmanın içine girer, cephane çalar gelirdim. Çalıp geldiğim barutlar bizim pambık gibiydi. Çok mermi, silah, elbise ve yiyecek çalıp getirdim. Alacak bir şey bulamazsam, yorgunluktan uyuyan nöbetçi gavur askerinin ayağından postalları çıkarır da getirirdim.
Bir gün gündüz düşmanın arasına sızıp cephaneliklerini ateşe verecektim. Beni fark ettiler; kaçmaya başladım. Öyle bir yere geldim ki etraf bizim şehit ve onların leşleriyle doluydu. Yere yattığım gibi, ölülerden birini bacaklarımın üstüne, bir diğerini de göğsümün üzerine çekip ölü numarası yaptım. Göğsümün üzerindeki yiğir yiğir kokuyordu; kokuya dayanamıyordum ama başka ne yapabilirdim ki? Çünkü beni gören düşman yanıma yaklaşmış beni arıyordu!
Epey bir aradılar. Kendi aralarından biriyle yüksek sesle gavurca konuşuyorlardı. Belki “şimdi buradaydı” mı diyorlardı, ne bileyim! Gözlerimi zaman zaman kısarak onları takip ediyordum. Bir türlü bulamıyorlardı. Sonra çekip gittiler. Yavaş yavaş sürüne sürüne bizim bölüğe yaklaştığımda bizimkiler bana ateş etmeye başladılar.
“Ben Veli Çavuş’um!” diye bağırıyordum ama duymuyorlardı ki! Sonra sine sine yaklaştığım zaman beni görüp anladılar.
Ekmek yok, yemek yok… Hey gidi yokluk günleri hey! Atın pisliğinin içinden midesinin eritemediği arpaları çıkarır, yıkayıp kuruttuktan sonra gavırğa gibi yerdim. Bir keresinde şarapnel top beygirini öldürmüştü; baldırını kesip pişirdikten sonra yedim. Gâvurların her şeyi vardı; biz ekmek bulamazken onlar halva gibi (çikolata, şeker) şeyler yiyorlardı. Zaman zaman bizim mevzilerden yana da attıkları olurdu; biz de alır yerdik.
Dedeme bir gün:
— “Dede, Atatürk’ü hiç gördün mü?” diye sormuştum. Şunları anlatmıştı:
— “Hiç görmez olur muyum oğlum! Çanakkale’de beraberdik. O beni çok severdi. Çok gezdim yanında. Hatta elimle su bile verirdim, içerdi. Daha sonra Afyon’da, Dumlupınar’da da beraber olduk. Hey büyük adam hey… Sağlığımızı ona borçluyuz oğlum.” demişti.
Veli Çavuş dedemi, evinin balkonunda olsun, bahçe evinde olsun namaz kılarken görürdüm. O iri gözleriyle daima etrafı kontrol ederdi. Bu hâli benim çok dikkatimi çekerdi; herhâlde savaş hatıraları olsa gerek.
1984 yılının 3 Eylül günü en büyük ağabeysi Ahmet’in Fatma’dan doğma olan oğlu “Ütük Hüseyin” namıyla maruf amcam Hüseyin Kaplan (D:1328–Ö:? ) şunları anlatmıştı:
“Babam ile Veli emmim seferberlikte beraber askerlik yapıyorlarmış; fakat babam Veli emmimi tanıyamazmış. Hatta bazen babam Veli emmime at eti götürüp ‘Al ye!’ dermiş de babam bir türlü emmimi tanıyamazmış. Bir gün babam mevzide dinlenirken, düşman tarafından atılan bir top mermisi gelip mevzinin içine düşmüş; babam da oracıkta şehid olmuş.” demişti.
Çocukluk heyecanı ve duygularıyla Veli dedeme:
— “Dede, hiç gâvur öldürdün mü?” dediğimde:
— “Öldürmez olur muyum hiç oğlum!… Bir keresinde oturduğum yerden dürbünle aşağıdaki düşmanı gözetliyordum. Gavur gelmiş tepeme dikilmiş; gözümden dürbünü çektiğim zaman tepemde zebella gibi bir gavurun durup elindeki süngüyü tepeme indirmek üzere olduğunu gördüm. Nasıl gerisin geriye bir comballak (takla) attığım gibi, belimdeki Karadağlıyı çekip ateş ettim! Gâvuru alnının tam ortasından vurmuştum! Az daha geç kalsam canımdan oluyordum.”
Gerçekten dedemin vücudunda iki tane mermi çekirdeği mevcuttu. Bunlar vücudunun her tarafında gezer dururdu. Bana ölmeden önce son gösterdiğinde bir tanesi sol bileğinin üzerindeydi. Hatta o minnacık elimi alıp bileğinin üzerine koyarak:
— “Bak işte şurada! Buldun mu? Gördün mü?” demişti. Diğerinin de o sene vücudunun içinde kaybolup neresinde olduğunu bilemediğini söylemişti.
Düşman kuvvetlerinin sayısız gemi ve askerleriyle uçaklarının da çok olduğunu, buna mukabil bizim bir tane “TEKKANAT” adını verdikleri tayyaremizin olduğunu söylemişti.
Bana daima:
“Oğlum, yirmi sene askerlik yaptım! Cepheden cepheye koştum.” der, küçük yaşıma rağmen Bulgar, Ermeni, Rus, İngiliz, Fransız ve Yunan düşmanlığını kendisinden öğrenmiştim.
Ne zaman “Karadağlıyı alıp evden dışarı çıkmış isem, bana o küçücük yaşıma rağmen savaştığı bu milletlerden bahsederdi. Merhum bunların içinde en kalleşlerinin Bulgar ve Ermeniler olduğunu söylerdi. Yunanlılar ile Ruslara da “kancık kâfir” derdi. İngilizleri ise “ezeli ve ebedi düşman” olarak görürdü.
Bana Necati Uçar’ın anlattığına göre, dedem “sıtma hastalığına yakalanmış olanlara da bir tılsım yapıyormuş. Şöyle ki:
Bir gün “Hacı Osman’ın Mehmet” namındaki zatın oğlu Necati Uçar sıtma hastalığına tutulmuş. Bana şöyle anlattı:
“Zangır zangır titriyordum; anam rahmetli ne kadar yorgan, çul çuval varsa üzerime örttü. Buna rağmen sanki donuyordum. Babam rahmetli gelip hâlimi görünce ‘Tez git, Veli Çavuş’a selam söyle, durumu anlat, koluna bir iplik bağlayıversin’ dedi. Ben de gittim, sağ olsun bir şeyler okuyup bileğime bir iplik bağladı. Allah’ın hikmeti, o üşüme ve titreme geçip gitti.” demişti.
“Kurukızı” ninem Fadime Karaca’nın (D:1315 – Ö:1975), 1973 yılında annem Ayşe Karaca’nın (D:1928 – Ö:1999) da muhtelif zamanlarda anlattığına göre, Veli dedem “Tat Selim” lakabıyla bilinen bir hanımla evlenmiş. Fakat bu hanım dedemin evine hamile olarak gelince, dedem de Selim hanımı ailesine iade edip boşamış. Daha sonra ölen ağabeysi Mehmet’in hanımı Eşşe hanımla evlenmişler.
Köyümüzden “Emin Hoca” namıyla maruf Emin Aydoğdu Hoca Efendi’nin sık sık Veli dedemin yanına geldiğini görürdüm. Niçin gelip gittiğini bilmezdim; meğer dedem Hoca Efendi’nin eniştesi olurmuş da onun için gelirmiş.
Eşşe Hanım (D:1333 – Ö:1983) amcam “Amıca Hasan”ın da annesidir. Eşşe Hanım 1960’lı yılların başında vefat edince, Veli Çavuş yalnızlığın azabı ve kimsesizlik duygusunun girdabında ağıtlar söylemeye başlamıştı:
“Selvi kavak dertli dertli esince,
Hatırlattı al yazmalı gelini.
Kırk yıllık yar bir gecede ölünce,
Garip koydun Eşşe gelin Veli’ni.”
Veli dedemin “Borazan Mehmet” (D:1298 – Ö:1334), Ahmet (Ö:1912), Hasan (D:1305 – Ö:1332), Hacı (D:1312 – Ö:1339) ve Mustafa (D:1314 – Ö:1334) isimlerinde beş kardeşi daha varmış. “Borazan Mehmet” lakabı da askerlikte borazancı olmasından gelmektedir.
Büyük dedeme “Yeni Halil” derlermiş. Bu büyük dedemiz, komşu köyümüz “Alata (Balcılar)”dan Sultan adında bir hanımla evlenmiş. Dolayısıyla dedelerime şimdi kullanılmamakla beraber “Alatalı Sultan’ın oğulları” da denilirmiş.
Sülalemize “Zeynep Oğulları” derler; fakat amcalarım hayatta iken bütün sormalarıma rağmen bu lakabın nereden geldiğini bir türlü öğrenemedim.
Bu şanlı gazi dedemin ölümünün 35. sene-i devriyesi olan bugün, başta kendisi olmak üzere vatan uğrunda can vermeye hazır gazilerimizi ve şehitlerimizi şükranla anıp yâd ederken, aziz ruhları önünde kemal-i hürmetle eğiliyorum. Ey aziz ve büyük gazi, bana bir millî miras olarak bıraktıklarını harfiyen yerine getirmenin gönül huzuru içindeyim. Ben de o “millî mirası” zürriyetime “ebedî miras” olarak bırakıyorum. Müsterih ol, huzur içinde uyu!