Türkçe
×
Tüm hakkı saklıdır. Sitemizde kullanılan tüm içerik ve görseller
Çetmi’ye ait olup izinsiz kullanımı hukuki yaptırıma tabidir.
İnviva
 Çetmililer | Çetmi, Çepniler, Çetmililer Vakfı, Çetmi’nin Sesi Dergisi, Antalya Çetmililer Derneği

ÇETMİ
Asırlardır Süregelen Bir Yolculuk
Köklü Miras, Güçlü Gelecek

×

Geçmişten bugüne uzanan yolculuğuyla, geleneklerini yaşatmaya devam ediyor.

Asırlık Bir Hikâye, Yaşayan Bir Kültür

Menu

Geçmişten bugüne uzanan yolculuğuyla, geleneklerini yaşatmaya devam ediyor.

Asırlık Bir Hikâye, Yaşayan Bir Kültür

ELİNİZİN ARTIĞI : BİTTİ ÖVMESİ
Enver ÖZEL

Çetmi’nin Sesi dergisinden tüm Çetmililere ve Çetmi’nin Sesi okuyucularına selam, saygı ve muhabbetle merhabalar efendim.

Değerli okuyucularımız, tekrar bir “Elinizin Artığı” sayfasıyla daha beraberiz. Geçen sayımızda çeşitli nedenlerden —özellikle de benim uyuşukluğum yüzünden— yazı yazamadım, kusura bakmayın. İnşallah bundan böyle yazmaya devam... Yeri gelmişken bir konuya değinmek istiyorum. Geçen sayılarda da belirttiğimiz gibi, siz değerli okuyucularımızdan Elinizin Artığı sayfasına yazı göndermenizi bekliyoruz. Eminim ki hepinizin Çetmi yemek ve mutfak kültürüyle ilgili anlatacağı bir olayı, başından geçen bir anısı ya da bizimle paylaşmak istediği bir yemek tarifi vardır. Bu tariflerinizi biraz da yağlandırıp ballandırıp bizimle paylaşırsanız çok memnun olacağız. Belki sayenizde o anlattığınız yemekleri biz de yapmayı dener, yemiş oluruz.

Geçen Kurban Bayramı’nda köye gittiğimde Pekmez Hasan abimiz ve arkadaşım olan kardeşi Mehmet Aslan köydeydi. Hasan abi çok ağır hasta yatıyordu, Mehmet iyiydi. Hasan abinin ziyaretine gittim. Kendisiyle uzun yıllar arkadaşlık yaptık, hukukumuz var. Beni görünce yatakta doğrulmaya çalışarak: “— Ohoo Enver Efendi, sen nereden estin, hangi rüzgar attı?” diye konuşmaya başladı. Hiçbir şey yiyip içmiyordu, vücudu çok halsiz kalmış, kemikleri sayılıyordu. “Hasan abi, boğazına yemek zorundasın,” dedim. “—Ulan yeğenim Enver Efendi, yiyemiyorum… yiyemiyorum…” diye tekrarladı. Çok üzülmüştüm. Ama dedi gülerek: “Dergideki tahranaşı tarifini bilader Mehmet okudu, ben dinledim. İçime bir heves, bir iştah geldi. Mehmet okuyor, biz hepimiz toplu hâlde dinliyoruz. Eskilere gittik, geçmişi düşündük. Çocuklara dedim ki: ‘Pişirin ulan bir tahranaşı!’ Pişirdiler de… Günlerdir ilk defa iştahla birkaç kaşık yemek yiyebildim,” dedi. Geçmiş olsun, hoş beşten sonra izin istedim, ayrıldım.

Yaptığım yemek tarifinin sayesinde Pekmez Hasan’a ömrünün son günlerinde tahranaşı yemesine vesile olmuştum, çok sevinmiştim. Şimdi ikisi de abi kardeş —önce Mehmet, sonra Hasan abi— rahmet-i Rahman’a kavuştu. Elden ne gelir… Allah (C.C.) cennetinden mahrum etmesin.

Konumuza dönelim.

Konya Nalçacı Caddesi, Doğan Sitesi, 7. kat… Balkondan etrafı seyrediyorum. Karşımda Musalla Mezarlığı. Gün dönümü geçtiği için otlar sararmış, kurumaya başlamış. Mezarlar birbirinin içinde. Kendi kendime dedim ki: “Kimler geldi, kimler gitti… Şu mezarların dili olsa da konuşsalar.” Bu düşünceler içindeyken içerden bir ses duydum. Hanım mutfakta bir şeyler yapıyordu. “Enver,” dedi, “komşu hanımlar ziyarete gelecekler, ben bir şeyler yaptım; sen de git, karışık kuru pasta al gel, ayıp olmasın.” “Nereden alayım?” dedim. “Birkaç bina ileride, binanın altında Işıklar Unlu Mamuller var; oradan alıver,” dedi.

Kalktım, aşağı indim. Birkaç bina ilerideki dükkânın önünde durdum. Geniş camekânlı vitrinler dolaplar tertemiz bir dükkân. En üstte ışıklı bir pano ve panoda “Işıklar Unlu Mamüller” yazısı… İçeri girdim. Dükkânda başka müşteriler var… Sıra beklerken etrafı seyrediyorum.

Dükkanda envai çeşit unlu mamul, hamur işi, çeşitli tuzlu–tatlı kurabiyeler, simit çeşitleri, gevrek, çubuk, yaş pasta, kuru pasta, tatlı çeşitleri, ekmek çeşitleri… Ağzına kadar dolu, kan kusmuş mübarek!

Kendi kendime dedim ki: “Şimdi nerede bulayım kendi köyümün unlu mamullerini, hamur işlerini…” Biraz düşündüm. Neler var diye?

Mesela: * Gatmer: selemli, pırasalı, pezikli, türlü otlardan yapılanı. * Bitti: cevizli, tomatalı, keşli, çıtlıklı. * Kömbe: içine istediğin malzemeyi koy. * Yağlı ekmek. * Kaymak sıkması. * Topalak ekmek. * Yağ övmesi. * Ekmek övmesi. * Yufka ekmek. * Tandır. * Bitti övmesi. * Erişte. * Ekmek helvası. * Öküz helvası. * Köftü. * Pişmaniye. * Ekmek kadayıfı. * Bulamaç. * Dolaz. * Kaşık helvası…

İlk aklıma geliverenlerdendi. Vitrinlerde kendi ürünlerimizi hayal ettim. Hepsini camekanların içinde yapılmış, dizilmiş gibi düşündüm. Vallahi ne yalan söyleyeyim, hayali bile güzel… İnsanı heyecanlandırıyor.

Yukarıda saydığım köyümüzde yapılan un ve undan yapılan mamülleri şöyle bir düşündüm. Bazılarını şöyle böyle yemiştim ama içlerinden bir tanesi var ki, sadece ismi aklıma gelince takıldım kaldım: Bitti Övmesi.

Düşündüğüm yemek “Bitti Övmesi”ydi.

“En son ne zaman yemiştik, nerde yemiştik, kim yapmıştı?” diye kendi kendime müzakere ederken epeyi gerilerek gitmem gerekti. Düşünürken birden yakaladım. En son bitti övmesini ne zaman yediğimi hatırlamıştım. Değerli okuyucularım “sen de lafı amma da uzattın; kabak tadı verdin demez” de bana biraz tahammül ederseniz bu olayı sizinle paylaşacağım.

Sene 1977, bahar günü. El yaylada, biz Musa Gölü yaylasının Kumçukuru denilen bölgesinde oturuyoruz. Komşularımız Güçcükgillerden Mehmet Gökgün, Mustafa Gökgün, Ketibali Dayı İssan’ın Molla… Mehmet abimin hanımı arkasında odun kırma “çilimpi” yüklenmiş, geldi; evin önüne attı. Üzerindeki iş elbisesi olan hırkayı, şalvarı ve poşuya benzeyen eşarbı değiştirip damın kapısına yakın bir yere koydu. Onlar annemlerle sohbet ederken ben gidip Şerife ablanın kapının yanına koyduğu şalvarı, hırkayı giyip eşarbı da kafama sardım. Ayağımda eski bir yırtık lastik ayakkabı vardı.

Omzuma bir torba alıp belimi de biraz eğince, ben anında yaşlı bir “goca garı” görüntüsü almıştım. Annem, Şerife abla, Muhasip’in karısı ve diğer komşu kadınlar bana bakıp gülüşüyorlardı. Annem dedi ki: “Bireyi oldun maşallah, dilenci garılar gibi!” Dilenci garı lafını duyar duymaz bir şafak attı. “Neden olmasın?” dedim. Dilenci garı olmaya karar vermiştim bile. Hayırdır inşallah; görelim neler oldu.

Dilenci garı kıyafetimle obanın içine yürüyünce bir anda etrafımı onlarca kızlı erkekli çocuk sardı. Çocukların büyük çoğunluğu beni gerçekten dilenci sanıyordu. Ben elbiseleri yerde sürünür vaziyette, ağzım gözüm sarılı ne yapacağımı tam kestiremeden obanın içine doğru yürüyorum; arkamda bir sürü çocuk…

O sırada karşıma Gılışlı Mehmet Dayı’nın oğlu Baki çıktı. Köyden geliyordu. O beni bilemedi! Yanına sokuldum. “Baki abi, ben Enver,” deyince şaşırdı. Renk vermeden önüme düştü. Olay başlamıştı artık… O andan itibaren iş ciddiydi. Ben dilenci garı, Baki abi de benim mihmandarımdı. Benim gözlerim iyi görmediği için hem beni gezdirecek hem de çocuklardan koruyacaktı. Biz önümüze gelen ilk evden dilenmeye başladık. Allah ne verdiyse kim ne verirse alıyorduk. Baki abi arada bir bağırıyor: "Haydin bakalım komşular, bu kadıncağız Başköy tarafından kiraz satmaya gelenlerle gelmiş! Kocası yok, oğlu ölmüş, geçenlerde evleri yanmış, iki torun bir gelin ortada kalmış! Haydin bakalım hayır sahipleri!" Bu arada ben tezeklerin içinde debelenerek yürümeye çalışıyorum. Lafı uzatmayalım; sabahtan öğle sonuna kadar Kumçukuru’nda gezmedik ev bırakmadık. Sonunda Musagölü–Kumçukuru arasında, yayla mezarlığına varmadan o arada iki dam var, onlara da uğrayıp Yukarı Musagölü’ne geçeceğiz. O iki damdan birinde Tahir Bayram, birinde Garagilik Abdullahgil oturuyorlar. Damın önüne oturup tömkürdüm 20-30 çocuk arkada. Baki abi: “Haydin bakalım komşular, dilenciye ne vereceksiniz?” dedi. Elif gelince ve Nazife hala içeride ekmek atıyorlar. Beni içeri çağırdılar, ben girmedim. Elif gelince dedi ki: “Korkma garı, çekinme. Biz de din İslam gardaşıyız, gel!” Ben gülmemek için kendimi zor tutuyorum. Nazife halam bir şeyler verdi. Elif gelince: “Ayhan, git karşı evden bir küçük tasa yarısı tereyağı, yarısı da vita yağı olacak şekilde doldur, getir!” dedi. Ayhan koştu; biz bekliyoruz. Tam o sırada arkamızdaki çocuklardan biri olan Bilal Bayram, Baki’den öğrenmiş olacak ki benim kimliğimi –o ağzında bakla ıslanmayan Bilal- hemen gidio Nazife Halaya “o dilenci garı Çavuşların Ahmed’in Enver” deyivermiş. Sen misin bu lafı duyan… Nazife Halam eceller çarpasıca sırtları yere gelesice, yapacak başka iş bulamadın da dilenci garılık mı galdı” diyerek eline geçirdiği ardıç dalını bana vurmak üzere hamle yapınca baktım ki papuç pahalı, dayağı yiyeceğiz, hemen çantaları, torbayı, yağ sitilini alıp tarladan kepire koşmaya başladım. Herkesin kafası karışmıştı. Adım atmaya hali olmayan yaşlı, topal, gözleri görmeyen dilenci garı bir şimşek gibi kepire koşuyordu. Ne ağlayacağımızı, ne güleceğimizi bilememiştik. Ama düzenimiz bozulmuş, dilencilik işimiz yarım kalmıştı. Çünkü Yukarı Musagölü’ne hiç başlamamıştık. Nazife Hala arkamızdan öfkeli bağırıyordu. Güya akrabasına dilenciliği yakıştıramıyordu. Neyse uzatmayalım; topladığımız malzemeleri omuzlayıp geri döndük. Devam edemezdik, çünkü kimliğimiz açıklanmıştı. Baki abi birkaç arkadaş eve doğru gidiyoruz; obanın ortasında Abdullah Bahadır abi köyden gelmiş karşımıza çıktı. Ne halt ediyorsun ne bu halin deyip üstüme yürüdü. Ben de abime karşı “dilencilik yapıyoruz” dedi. O beni iteledi, ben onu darken kavga ettik. Baki abi bizi ayırdı. Tam bu surada bizim evlerin önünde annem, katibalısı garısı, gelini Şerife abla, Molla Abdullah’ın garısı Alime gelince deliden çok korkarmış onlar da demişler ki ileride kavga edenler vary a o kadın deli çocuğu dövüyor. Yani Abdullah abimi ben deli olarak dövüyorum. Bizim kavga aralaşıp ben eve yönelince annemler Ali gelinceye demişler “bak deli geliyor, hemen saklan”. Kadıncağız bizim eve girdi kapının arkasına yaslandı. Evin yanına yaklaşınca bana işaret ettiler. Ben de Alime gelincenin saklandığı eve varıp kapıyı vurdum. Kapısını vurduğumuz bizim evimiz. Alime gelince bağırıyor: “Garı gelme, çocuğumun aklı çıkıverir, grime içeriye” diye yapvarıyor. Biliyorum içeride çoluk çocuk yok. Biz gülmekten çatlamak üzereyiz. Alime gelince korkudan çatlamak üzere… Bu şaka epey devam etti.

Alime gelinceyi hala ne zaman görsem: “Garı gelme, çocuğumun aklı çıkıveri” diye şakalaşırız.

Neyse sıra hasılata gelmişti: Bakalım neler toplamıştık.

Hasılat şöyle bir küçük torbada bulgur, beş kilo kadar. Bir çıkıda kurutulmuş yeşil fasulye. 9 tane yumurta. Beş-altı kilo kadar nohut. Iki tas karışık yağ. Birkaç kilo elma kakı, kuru üzüm, bir de 4.5 lira kadar para toplamıştık. Dilencilik işi annemi de kızdırdı. “Tasınızı tarağınızı toplayın, nereye giderseniz gidin” dedi. Nere varsak kovuluyoruz. “Nere gidebiliriz” diye düşündük. Hemen aklımıza yedi dünya ile barışık, yüzü gülen, halden bilen, ortalığı sulh eden, başı sıkışanın kapısını çaldığı ellerinden öptüğüm sevgili anneannem, güzel ebem Kara Dursun aklıma geldi yani Çetmi’nin namıdiğer Gizir Garısı.

Çantayı, torbayı toplayıp arkadaşlarla ebemin yanına gittik. Köyden gelirken sol köşede kepirin dibinde, yayla damının önünde eğişme eğiriyordu. Bizi görünce sığınmacı olduğumuzu anladı. Bir yandan ağzının içinde gevrek gevrek gülerek: “Gelin bakayım, dilenciler!” dedi. Birden rahatlamıştık.

“Guzum,” dedi, “Bulguru, fasulyeyi, nohudu, yumurtaları, yağ tasının birini götürün Takavit garısına verin gelin” dedi. Hemen dediğini yaptık. Bu iş çok hoşumuza gitti.  Çünkü Takavit Garısı, gözleri görmeyen muhtaç bir kadıncağızdı. Parayı aramızda paylaştık, geriye bir tas tereyağı kaldı. Ebem, “Yağ tasını alıp gelin çocuklar,” dedi. Arkasından gittik. Yan tarafta obaya karşıdan bakan kepiri oba tarlalarını ve köy yolunu kesen küçük tepede bir yayla damı daha vardı. Ebemlerle komşu olan bu damda Sarı Ali garısı oturuyordu. Sarı Ali garısı köyümüzün en önemli şahsiyetlerinden biridir. Sarı Ali garısı, Sarı Ali Hüseyin’in garısı. Genç yaşta kocasını kaybetmiş, çocuklarına sahip çıkmış, onları yetiştirmiş. Oğlu Ali’yi (Sarı Ali) genç yaşta toprağa vermis. Kızı Navrız’ı iki çocuklu gelin iken kara toprağa gömmüş. Torunu Yüksel Arı’yı gencecikken 15-16 yaşlarında kefene sarmış, en küçük oğlu Hasan’I delikanlı çağında kara toprağa emanet etmiş, yılmamış yıkılmamış, saçını süpürge etmiş, çalışmış çabalamış, muhanata muhtaç olmamış, “Allah Verdi emanetini geri aldı” diyerek tevekkül etmiş, dayanmış, dert keder sıkıntı yokluk yumağının içinde ama başı dik tam bir mücadele insanı, tipik Anadolu insanı, gerçek bir Osmanlı kadını Fadime gelincenin yanına gittik.

Fadime Gelince ve Bitti Övmesi’nin Tarifi

Dursun Ebem, Sarı Ali Garısı’na: “Fadime, o gülle gömdüğün bitti ne alemde, bak bakayım!” dedi. Fadime gelincenin karşısında dört beş çocuk, Dursun Ebem ve elinde bir tas tereyağını görünce birden neşelendi; “gelin bakalım, hanemi şenlendirdiniz, hayır ola.” Ebem dedi ki “o bitti bişmiştir. Çıkar açalım övelim, şu çocuklar bir yesinler. Yağı kendilerinden.” Fadime gelince, “hemen buyurun, gurban ederim yeğenlerime” dedi. Sabah ekmek yapmışlar guşluk davarı geliverince biraz hamur artmış. Ilkı sağmaya gideceği için hamur cıvır galır deyip hamuru bitti haline getirmiş, sacın altındaki koru da külün üzerine örtmüş. Külün içindeki bittiyi çıkardılar. Nar gibi kızarıyor. Bıçakla üzerindeki kalın kabuğu keserek açtılar. İçini bıçakla yonga yonga keserek doğradılar. Ağaç hamur teknesinde altı kalın bakır tepsiyle doğranmış bitti içini rende yapar gibi tepsiyi çevire çevire iyice ezip ufaladılar. Bitti bulgur gibi küçük parçalara ayrıldı. O külden çıkarılan değirmen taşı gibi bitti ezilmiş, doğranmış, kum yığını gibi ama tane tane hamur teknesinde yığıldı kaldı. Fadime gelince ezilmiş bitti ile bir tas tereyağını bir güzel karıştırıp ova ova erimiş yağı, ezilmiş bittiye bir güzel yetirdi. Bulgur gibi ezilmiş bitti taneleri yağla ovulunca altın sarısı gibi ışıl ışıl parlıyordu. Biz de sabırsızlanıyorduk. Sonunda bitti övmesi yapma işi sona erdi. Bir koca çaydanlıkta dağ çayı kaynattık. Çünkü o zaman bildiğimiz çay çok yaygın değildi. Ya da demleyecek çay yoktu. Fadime gelince damın arkasına gölgeye bir sofra serdi. Bir tepsi bitti övmesi bir koca çaydanlık dağ çayı. Doyuncaya kadar yedik; tam doymuştuk. Elinize sağlık “Fadime gelince ve Dursun ebeciğim” dedim. Bütün arkadaşlar memnundu. Biz kalktık gidecektik, “Çocuklar bir dakka, dağılıvermeyin, oturun geçmişlerinize birer Fatiha gönderelim” dedi, dua etti. Fatihaları gönderip “Âmin” deyip ellerimizi yüzümüze sürdük; ben biraz dalgın bir vaziyette ellerim yüzümde beklerken yan taraftan bir ses, “Beyefendi siparişleriniz hazır” dedi. Bir an kendime geldim, teşekkür edip paketi alıp dışarı çıktım.

Değerli okuyucularım, bu size anlatmaya çalıştığım olay Işıklar Unlu Mamuller dükkânına girip kendi ürünlerimizi düşünüp önümdeki müşterileri beklerken 5-6 dakika içinde 25 sene geriye dönüp bu olayların zihnimde canlanmasına vesile oldu. Paketleri alıp hızlı hızlı eve gittim. Sanki götürdüğüm paketlerde bitti övmesi varmış gibi heyecanlandım.

Değerli okuyucularım. Paketler elimde eve giderken bir yandan heyecanımı yatıştırmaya çalışırken bir yandan da Sarı Ali garısı Fadime gelincenin ettiği duanın sonunda Fatiha okuma işi yarım kalmıştı; yeniden Fatiha okuyup geçmişlerimize gönderdim. Misafire değer verme ve ikram etmenin önemini bir kez daha anladım. Evimize gelen misafirler sayesinde ben de sizlerin evlerine misafir oldum. Elinizin artığı sayfasıyla bir şeyler ikram etmeye çalıştım. Umarım beğenirsiniz. İnşallah sizleri fazla sıkmamışımdır. Bu vesileyle hikâyede geçen ve geçmeden ahirete intikal etmiş tüm geçmişlerimizin ruhları şâd olsun. Allah cennetinden mahrum etmesin. Geride kalanlara hayırlı ömür ve hayırlı ölüm nasip etsin. “Amin.”

Görüşmek üzere; sağlık ve esenlikle kalın…

Allah’a ısmarladık.