Türkçe
×
Tüm hakkı saklıdır. Sitemizde kullanılan tüm içerik ve görseller
Çetmi’ye ait olup izinsiz kullanımı hukuki yaptırıma tabidir.
İnviva
 Çetmililer | Çetmi, Çepniler, Çetmililer Vakfı, Çetmi’nin Sesi Dergisi, Antalya Çetmililer Derneği

ÇETMİ
Asırlardır Süregelen Bir Yolculuk
Köklü Miras, Güçlü Gelecek

×

Geçmişten bugüne uzanan yolculuğuyla, geleneklerini yaşatmaya devam ediyor.

Asırlık Bir Hikâye, Yaşayan Bir Kültür

Menu

Geçmişten bugüne uzanan yolculuğuyla, geleneklerini yaşatmaya devam ediyor.

Asırlık Bir Hikâye, Yaşayan Bir Kültür

BEN Kİ…
Nurettin ÖZEL

Bana “kendinden bahset” dediler.
“Kırk yedi yılı bir iki sayfada anlat” dediler.
Kısa kısa değineceğim, kırk yedi yıl; işte benim hayatım.

Ben ki,
Henüz daha 11-12 yaşında Edilhan’da düğen sürer iken, Kesikçal’ın başından duyulan, “Aşağıda erkek namına kim varsa gelsin, yörüklerle sınır kavgası var!” diye bağıran sese kulak vermiş, anamın “yavrum etme, gitme, sen daha çocuksun” sözlerine aldırmadan bu kutsal savaşa katılıp Çamuryalağı’nın tepelerinde, karşı sırtlarda mevzilenmiş yörüklere karşı, bir ardıç filizinin arkasına yatarak, tek dolma tüfeğini doldurup sipere sürmüş, namıdiğer Çöp Efe’nin yanında silah arkadaşlığı yapmışım. Onun barut torbasını elimde sımsıkı tutarak, akşama kadar mahkeme heyeti için kaynayan et kazanlarının buharlarına bakıp, kokularını burnuma çekerek aç susuz nöbet tutmuşum.

Ben ki,
Oba zamanı ekin arasında Goca Osman’la tarla öküzü gütmüş, otlu goyaklarda gece ateşi yakmış, yanı başına yatıp uyumuş, gece yorganını yakmış, harman zamanı öğendirenin ucuna bağladığımız yelkene, “ne zaman poyraz değecek de harmanı savuracağız” diye guşluktan ikindiye kadar öğendirenin ucuna bakmış insanım.

Ben ki,
Gevenni’de Gizir’in geceevi önünde pekmez kaynatmış, pekmezin içine atılan tomataları yemiş, Ellez Mehmet’in yanık sesiyle türkü söyleyerek çaldığı tımbıllı havasına ayak uydurarak darabulus kuşağımın tokalarıyla, alaca entarimin etekleri savrularak saatlerce oynamış insanım.

Ben ki,
Daha ilkokul sıralarında iken Kılışlı Cafer’e teneke kını olan kama yaptırmış, belime takıp (sanki kime karşı kullanacaksam), göğsümü gere gere dağlarda çobanlık yapmış insanım.

Ben ki,
Gadıoğlu’na diş çektirmiş, Yellibel obasında anamdan yün çalıp kiraza değişmişim… Güneymuğar’ın arkalarında, Akdağ’ın çolpaklarında çiriş toplamış, selemli katmer yemiş, elimdeki çoban değneğini kılıç gibi kullanarak sütlü yemliklerin boyunlarını vurmuş insanım.

Ben ki,
Gölcük’ün üstlerinde, Hocanındaşı’nın başında kartal cığası toplamış, kaklıktan su içmiş insanım. Kopardığım ardıç pürünü kızak yaparak üzerine binip, karlı tepelerden aşağı kaymış, karların eteklerinde sarı çiçekler toplamışım. Navrız’ın ve nergizin, hatta sakar yoncanın rengârenk çiçeklerini görmüş, nefis kokularını teneffüs etmişi insanım.

Ben ki,
Gocosman’ın Murat’la, Omar’ın Ahmat’la dekecik oynamış, Çavuşların Ahmad’ın oğlu Abdullah’ın kütük düğününde, omuzlarında kütük, sokakları dolaşan insanları görmüşüm. Damların ucunda durarak, şöyle hafif aşağıdan alarak, havaya doğru tüfeklerini ateşleyen insanları görmüşüm. Sonra da gelip Çavuşların damından aşağı bir bir atılan kütükleri görmüşüm.

Ben ki,
Üzerine bir kilim örtülerek ve boynuna koca hatap çanı takarak deve oynayan Kamil’i, koynuna doldurduğu ala iple koyun olarak Çavuşların Ahmet’le kasap oyunu oynayan Okka’yı, elindeki kaşıklarla bozkır köçeklerini aratmayan, kaşıkları ile omuzları bir oynayan Tütü Hüseyin’i görmüş insanım.

Ben ki,
Eline diken batarak garammık sıyırmış, bin derde devadır diye ilan burçağı yemiş, Akmuğar obasında Hatıb’ın harmanına cıngıllak kurmuş, evden gizlice aşırdığım tereyağını cıngıllağın deliğine sürerek Gargaduzu, Musagölü, Yukarıakmuğar, hatta Kösürelik obaları arasında en iyi gacırdayan cıngıllaklarına binmiş, akşam olunca oba çocuklarının yaktığı gece ateşinin kenarında oturup sıra türküsü söylemiş insanım.

Ben ki,
Yeşil Hacı Ahmet’le katırlara binip Gölcük’ten çıkarak, Alata dağında Ellikayasının diblerinde kömür madeni aramışım. İmam rahmetli ile Molla Mustafa Hoca Efendi ile İhsan Hoca ile yağmur duasına çıkmış insanım.

Ben ki,
Nedenini bile anlayamadığımız bir sonla hayat denilen bu acayip serüvene son noktayı koyan anasına bile emir Allah’ın demeye cesaret edemediğimiz Döşü Ahmet’le, Ahmet Semerci ile o yokluk günlerinde, hani döğmeli ekmeğin revaçta olduğu günlerde, suyu bol, patatesi az tomata yahnilerine kaşık sallamış insanım.

Ben ki,
Dört oğlunu genç yaşta kaybetmiş, Alatalılardan buğday vererek aldığı bir katır yükü çırayı daha evine taşımadan birer birer komşu kadınlara dağıtan Mollaosman Eminesini görmüşüm.
Boz eşeğiyle Pirlerkondu’da kuzukulak satarak çocuklarını okutan; birini doktor, birini genel müdür yetiştiren Şerif Garı’yı görmüş, Abdurrahman’ın Hüseyin’e düğen dişletmiş, Topal’a saban demiri biletmiş, Mollalı Ali’ye biblo gibi keser yaptırmış insanım.

Ben ki,
Dikmen’den köye üç sefer saman yıkmış, Katırcımuğarı’nın oradan Hasan Hüseyin Tıkır’ın karşıya “ebee!” diye bağırışını duymuş, dönüşte –Allah rahmet etsin- o yaşlı kadının közde pişirdiği mısırlarını yemiş, Asarcık köprüsü başında, arıkta yüzünü yıkayan Ebiş Ali’sine selam vermiş insanım.

Ben ki,
Her zaman Sığındı’ya giderken, Efe gızı Mustafa’nın evinin önünde yatan Gumru ile sohbet etmiş, 23 Nisan bayramlarında Veli Çavuş’un Çanakkale’de düşman gemisine nasıl nişan aldığını bizzat ağzından dinlemiş, eğri değneğine dayanarak, o anı yaşıyormuşçasına anlattığı nişan alış komutlarını duymuş, “ateş!” demesi ile de topundan çıkan güllenin düşman gemisi yarım dünyanın bacasından girişini, koca yarım dünyanın da suların derinliklerine gömülüşünü görmüş insanım…

Ben ki,
Hiçbir zaman omuzuna silah gibi attığı birkaç değmekten, bir çift çoraptan, eski bir ceketten başka dünya malına tenezzül etmeyen, ömrü boyunca köyün sığırlarını meccanen gütmüş, her vakit camiye gelerek, namaz bitince “tamam, tamaam!” diye bir nara patlatarak, camiden çıkıp giden; kazasız belasız gelsin diye Baskılı’da Dere’de hatta Ceranınbağı’nda Konya’dan gelecek otobüsü bekleyen Avcı Osman’ın elini öpmüşüm. Bolaylı Hasan’ın askerde eliyle yemek yiyerek kendini akıllı mı-deli mi, diye imtihan eden komutanlarına “yahu yemeği veren Allah, kaşığı da verir” dediğini keyifle anlatışını, hatta aynayı ceketinin eteğine kıvırarak söylediği türküleri dinlemiş insanım.

Ben ki,
Kışın şiddetli geçtiği yıllarda köyümüzden geçen başı poşulu, sırtı yüklü Navahıl’lıların yükünü katırına yükleyerek, üç beş kuruş gaz, tuz parası kazanmak için Ermenek tarafına götürüp dönüşte azgın derelerden geçemeyen, kadını, derenin bir yakasında erkeği de derenin bir yakasında donarak ölen o yoksul insanları, Girit’li Veli’sini görmüş insanım.

Ben ki,
Ev yaptıracak insanlara sırtında taş taşıyan kadınları görmüşüm. Odaya gelen misafirlere sokaklardan, üzeri kaleyli kapaklarla kapalı, tepsilerde, taslarda, yemek sinilerini götüren insanları görmüşüm. Kış günleri odalarda toplanarak “Kesikbaş” ve “Güvercin” hikâyelerini tekrar tekrar okuyan insanları görmüşüm. Ayağı kırılan keçileri, koyunları, hatta insanları “seki” denilen iki tahta parçası ile sararak, onları topal ya da çolak kalmaktan koruyan Sarı Gelin’i görmüş insanım.

Zaman çarkı dönüyor beyler ve zaman değirmeni sırası geleni öğütüp gidiyor. Ben, sabah namazında evimizin altından geçerken öksüren Topçu’nun, Hacı Osman’ın Mehmed’in, Ehtiyaroğlu’nun sesini özler oldum. “Emmiler haa” diye bağıran Göbüd’ü, tellalımızı özler oldum. Kavaklımuğar’a su getirmeye çalışan, dut diken Ali Hoca’yı özler oldum. Betonsuz, demirsiz taşlarla gördüğü her suyun üzerini kapatarak bizim temiz su içmemizi sağlayan Topçu’yu özler oldum. Deşdüven hakkını vermediği için pekmez kazanının üzerine eğilerek, kazandaki pekmezi yarıya indiren Tat Osman’ı özler oldum. İncili Çavuş’tan, Nasrettin Hoca’nın en iyi fıkralarını anlatarak insanları güldürmeye çalışan Muhittin’in kâtibin Mehmet dayıyı özler olmuşum. Damına çıkan çocuklara tatışman diliyle küfür ederek kovalayan Ayvat’ı, babamın askerlik hatıralarını anlatan Ellez’i, altı kamyon lastiği, üzeri gılısedren ilk postalımı diken Mümün dayıyı, ufak bir sınır meselesi için kavga yaptığı Tıkır Cafer’i, bizi ayıran Tıkır Mehmet’i özler oldum…

Hepsi birer birer çekip gittiler. Hepsini rahmetle anıyorum, cennet mekânları olsun diliyorum.

Tabii biz de günü gelince çekip gideceğiz. Hiçbirimiz dünyada baki değiliz. Onun için diyorum ki: gelin gönüllerimizi, yüreklerimizi bir edelim. Ufak tefek kısır çekişmeleri bırakalım ve Çetmililer olarak birbirimizi sevelim ve bu sevginin önüne hiçbir şey geçemesin. Bizim çocuklarımızın, torunlarımızın bizden anlatacak tatlı hikâyeleri olsun.

Lise ve üniversite yıllarında benimle birlikte köyümüzden ve Bolay’dan on küsur çocuğa annelik ve babalık yapan Nermin ve Mehmet Özel’i ve hepinizi saygı ve sevgiyle selamlıyorum.