Köklerinden Güç Alan Bir Kültür.
Geçmişten bugüne uzanan yolculuğuyla, geleneklerini yaşatmaya devam ediyor.
Geçmişten bugüne uzanan yolculuğuyla, geleneklerini yaşatmaya devam ediyor.
BİR DALDA İKİ ELMA
Dr. Ali ÖZEL
Sevgili hemşerilerim; cümlenize selam ve sevgilerimi sunarım. Yeni bir sayıda daha sizlerle beraberiz. Geçen sayımızda Çanakkale taraflarındaydık; bu seferki hatıramızda yine Çetmi’deyiz. Çetmi’den kopamıyoruz. Çetmi’de olup bizden öncekileri rahmetle anarken, yaşayanlarımızı da hayırla yâd edelim istiyoruz.
Köyde olanlar, yazacağımız hususları elbette benden daha iyi bilir ve hatırlarlar. Burada en önemli konu, kaleme alınan hatıralar vesilesiyle herkesi anabilmek. İnsanımızı anarken, onları bilinen lakaplarıyla da tanıtalım istiyoruz. Lakaplar; kimseyi küçültme ya da yüceltme aracı değil, kendiliğinden oluşan ve gönüllerden süzülen kültür hareketleri, örf ve adetlerdir. Lakaplar bizim soy kütüklerimizdir; bizler lakaplarımızla anılır, çağrılırız. Biz, anam tarafının lakabıyla “Çavuşlar” diye anılırız.
Bu hatıramızda biraz 1950’li yılların başlarına dönelim; o zamanların bahçe hayatı ve komşuluklarından bahsedelim. O yıllarda yaylalardan direkt bahçelere inilir, son güze kadar bahçelerde oturulurdu. Bahçe evleri de tıpkı yayla evleri gibiydi; belki biraz daha ferah ve kaviceydi. Her evin önünde, günlük hayatın geçtiği “gölgelik” dediğimiz bir bölüm vardı. Burası evin bir parçası, adeta balkonuydu. Çoğunlukla bu gölgeliklerin üstü üzüm asmaları ile kaplı olurdu. Bu üzümler olgunlaşmayı beklemeden, “ala” düşer düşmez tanelenmeye başlanır; salkımlar muradına eremeden şeytan çarpmışa döner, “yağırlaşırdı”.
Aziz okur; şimdi 1950’li yılların Değirmenönü’nden Makmararası’na doğru bir yolculuk yapalım. (O yılların Değirmenönü pek popülerdi: köyün bütün bulgurlukları, yarmalıkları, unları burada yapılırdı. Yazın harman zamanı samancı ve buğdaycı katarları burada mola verir; çoluk çocuk burada ağırlanırdı. Yine Nasıflar’ın “mardavıllı cevizi” ile Millet Bahçesi arası, köy delikanlıları için bol ayaklanan yerdi.) Bu kısacık mesafede kimler gelip geçmiş, şöyle bir bakalım.
Makmararası yönünde hemen sağda Kavgalı Ali’nin evi vardı. Ali Dayı ufak tefek, kara kuru; avurtları birbirine yapışık, halim selim bir insandı. Köyün ilk demircilerindendi ve mevcut demircilerin ustasıydı. Her ne kadar lakabı “Kavgalı” olsa da kavga gürültüyle hiç ilgisi yoktu. Oğulları Ali ve Mehmet bizim ağabeyimizdi, Âlim ise akranımızdı. Şimdi Antalya’da oturan Hacı Haydar o zamanlar tıfıldı. (Ali Dayı’nın kardeşi Mustafa Dayı ise bağırıp çağırmayı, muhatabını yüksek ses tonlarıyla bertaraf etmeyi severdi; ama “haydi dövüş” dendi mi pızzık pızzık kaçacak delik arardı. Yani kavgacıydı ama kırıcı değildi. Oğulları Hüseyin, Mehmet, Abdurrahman, neredeler acaba?)
Kavgalı Ali’nin ağabeyi Kavgalı Baki hocaydı; “Baki Hoca” diye bilinir. Emine, Raziye, Ali ve Sadık’tan yalnız Sadık sağ galiba. Hemen yanında Kara Musalar vardı. Kara Musa ben çok küçükken vefat ettiği için hakkında fazlaca bilgim yok. Oğullarından Hacı Ağabeyi biliriz; Ali Ağabey ve Mustafa ile yıllardır karşılaşmadık.
Karamusaların yanı başında Falcılar vardı. Falcı Dayı ufak tefekti; başından örmesini hiç çıkarmaz, kırçıl sakalı ve nurani yüzüyle etrafına moral dağıtırdı. Ehli keyf idi; sigarayı ve güreş muhabbetini severdi. Mehmet (Maraşlı), Mustafa, Arif Hoca, polis emeklisi Sefer ve Mevlüt’ü, Falcı Dayı’nın çocukları olarak hepimiz biliriz. Evlatlarının hepsi edepli, altın kalpli insanlardır.
Falcılardan sonra Dal Hüseyinler gelir. Dal Hüseyin, çocukluğumda “dal” gibi değil, daha çok abideleşmiş bir çınar gibiydi: iri cüsseli, kemikli, insanın içini ferahlatan aydınlık yüzlü bir zat. Kızı Ayşe akranımız sayılırdı. Oğullardan Mustafa küçüktü; Abdullah ise herhalde daha dünyada değildi.
Yanlarında Karagüllegil vardı. Karagülle, iyice esmer, kahverengi örmeli, siyah sakallı; iri yapılı ama çok uysal bir insandı; kalabalık forantasının esiriydi. Oğullarından Veli akranımız; Mustafa, Mehmet, Abdullah ağabeyler büyüğümüzdü.
Hemen sonra Solak Mahmutlar (Mahmut Usta) gelirdi. Mahmut Usta’nın ağzından sigarası düşmez, pek hızlı konuşurdu. Asıl marifeti elinin çabukluğu ve düzenliliğiydi. Yönetsiz yördemsiz bir sürü taştan öyle güzel duvarlar çıkarırdı ki insan hayrete düşerdi. Köydeki her yapıda imzası vardır; özellikle çeşmelerimizde.
Makmararası yönünde, bu kez yolun sol başında Topal Hasanlar vardı (daha önce anlatmıştık). Yanı başında Arif Hüseyinler. Çocukluğumuzda bize dev gibi görünürdü: alabildiğine iri ve uzun; iyice deforme olmuş, başından hiç çıkarmadığı fötr şapkası; ağzından hiç düşmeyen sigarası; kalın ve tok sesiyle bambaşka bir kişilikti. Boy pos olarak Kerim Ağabey’in babasından geri kalmazdı.
Hemen yanında Yeşiller… Mustafa Yeşil Dayı’yı daha çok oğulları rahmetli Ahmet ve Mehmet Ağabey üzerinden hatırlıyorum. Onların yanında Kuru Mehmetler (ya da Kulaksız Halalar) bulunurdu. Kuru Mehmet; kestek boylu, cılız yapılı, kırçıl sakallı ve kendini aşan cübbesiyle tipik bir hocaydı. Köyde pek durmaz; komşu köylerde vaaz, nasihat ederek ailesinin nafakasını temin ederdi. Sonunda Mersin’in bir köyünde minareden düşerek vefat etti.
Kuru Dayılardan sonra, koyağımsı yeri geçince sağda Baki Dayılar (Pezikçiler) vardı. Dereye en yakın ev onların, yani Abdurrahman Ustaların eviydi.
Çete Hareketi ve Küldeki Bomba
Bizim çete genelde 7–8 yaş grubundan oluşurdu; ayrıca bize “bahçe kurtları” da denebilirdi. Belirli bir üye sayısı yoktu; o gün işten kaytaran herkes tabii üyeydi. Faaliyet sahamız bahçelerdi. Mevsimine göre elma, erik, üzüm, ceviz, salatalık; feslikan ve kadife gülleri başlıca hedeflerimizdi. Bilhassa bostan o zamanlar bulunmaz nimetti; bostan kökenleri, bakla arıkları ve kabak kökenleri arasına gizlense de biz bir yolunu bulup icabına bakardık.
Çetenin elemanları değişse de başkanımız hiç değişmezdi: Karaçöl (veya Dekiş’in Mustafa—muhasip). Hem “Parmak” hem “Nohut Çocuk” derdik; çünkü pek ufaktı. Çevikliği ileri derecedeydi; daldan dala atlayışlarındaki mahareti karşısında bu işin uzmanı teyinler (sincaplar) hasetten çatlarlardı. (Mustafa rahmetlinin Kum Çukuru’ndaki çeşmesinden su içip Fatiha okuyarak andık.)
Kalabalık bir hâlde Makmararası’nda toplanıp hangi bahçeye “bozguna” gideceğimizi konuşurken bir patlama koptu! Herkes gibi biz de Çalıiçi’ne doğru koştuk. Pezikçi teyzenin evi toz duman içindeydi. Gölgelik kısmına sıcak küller ve korlar yayılmış; eline sitil, helke ne geçen dereye koşuyor, su taşıyordu.
Abdurrahman bir köşeye çökmüş, ağlamakla suç bastırma arasında gidip geliyordu. Suç belliydi; etrafa saçılan sarı-ak beyaz yumurta parçaları onu ele veriyordu. Bizim sanık, sıcak küle yumurta gömmüştü. Ama teknik bir hata yapmıştı: Yumurtalar ıslak bir çapıta sarılarak küle gömülürse tadına doyum olmaz; o ise çıplak gömmüştü. İçindeki havanın genişlemesiyle kabına sığmayan yumurta bomba gibi patladı; ev bir yangın tehlikesiyle karşı karşıya kaldı. (Bizim Abdurrahman hatırladı mı acaba?)
⸻
Makmararası’na Devam
Yolumuza kaldığımız yerden devam edelim. Pezikçilerden sonra Emin Hocamlar vardı. Emin Hoca iri cüsseli, sarıklı, ak sakallı; siyah ve kalın kaşlı, kapkara gözlü; heybetli bir hocaydı. Evinin gölgeliğinde kitaplar karıştırır, yazılar yazarak oyalanırdı. Ama bizi ilgilendiren ne hoca’nın yığın yığın kitapları ne de kara kaşı gözüydü; gölgeliğinden çıkan üç şeftali ağacı ve onları süsleyen yumruk gibi şeftalilerdi. Şeftaliler geç güze kadar ağaçları süsler, yoldan geçen herkesin aklını çeliverirdi. Kara listeye alınıp tadına bakamadığımız nadir meyvelerdendi; çünkü hoca ağaçların dibinden ayrılmazdı.
Az ileride İsa Baki Ahmetler (Büyük Bakiler) ve İsa-Baki Aliler (Güççük Bakiler) vardı (bu aileyi daha önce anlatmıştık). Makmararası’nın hemen altında İhtiyaroğulları bulunurdu. İhtiyaroğlu’nu ve Mahi Nine’yi hatırlamıyorum ama İhtiyaroğlu Mehmet Ağabey’i hepimiz biliriz; oğullarından bazılarıyla Antalya’da görüşürüm.
Hemen yanında Eski Hüseyin (Eskinin Osmangil) vardı. Esmerdi; sigara içmekten parmakları ve dudakları masmora dönerdi. Köyün değişmez değirmencisiydi. Bizim Dekecik’lerden topladığımız buğdayları öğütür, boyu yarım metreyi geçen cevizli tandırlar yaptırırdı; tadına doyum olmazdı.
Artık Makmararası’ndayız. Karşımızda Kamil Amcalar. Kamil Amca köyün en uzunu; çok tatlı dilli, hoşsohbet… Toprağını kalbimize mıhlayan, hasretimizi gideren Niğmetullah gibi şair-edip, dürüst ve terbiyeli bir evlat bırakan İrza Amca’nın bu hayırlı evlat sayesinde huzurlu olduğuna inanıyorum.
İrza Amcaların üstünde Avcı Dayımlar vardı. Avcı Mehmet akrabamızdı; Ebem Çavuş Ayşe’si onun öz halasıydı. Az bulunur bir yiğit, çok “yangın” bir akrabaydı. Oğlu Avcı Mustafa da dürüstlük ve efendilikte babasını aratmaz. Torun Yusuf doktor çıkınca inşallah köyümüzün üçüncü doktoru olacak.
Biraz yukarıda Güççükgil (Osman Amcalar). Osman’ın Mehmet diye bilinen oğlu (şimdi Antalya’da) köyün hatırlı delikanlılarındandı. Bizler de Tat Ayşe’nin taş yağmurlarından sık sık nasiplenir, onunla iyi geçinmeye çalışırdık.
Hemen yanında Hacı Osman’ın Mehmet Amcalar vardı. Mehmet Amca; sivri uzun yüzlü, seyrek sakallı; köyün en eski okur-yazarlarındandı. Muhtarlık yaptı; aydın, ileri görüşlü bir büyüğümüzdü. Bir yandan kaşık düzüp boyar, bir yandan güzel ve yüksek perdeden ilahiler söylerdi. Misafirperverliğiyle meşhurdu.
Soğuksu yönünde, yolun sağında Kambır Mustafa’lar. Boyuna değil ama enine gelişmiş, dehşetli bir yiğitti. Köyde onun gibi orak sallayan az bulunurdu; eynere girdi mi imeceler nal toplamaya yetişemezdi. Yanında Taslak Dede (Mustafa Dede). Dedenin sarığı meşhurdu; o yaşına rağmen ayaklarına kadar inen cüppesiyle dimdik yürürdü. Taslak Mustafa da Veli Çavuş’umuz gibi bir Çanakkale gazisiydi.
Gambır Dayıların tam karşısında bizim ev. Aramızdan bir yol geçerdi. Çoğu ev gibi bizim eve de cığıl kapıdan girilirdi. Hemen solda, cığıl kapıyı taşıyan kocaman bir ceviz ağacı zamana ve mekâna meydan okurcasına göğe yükselirdi. Kalıntıları hâlâ yaşam mücadelesi veriyor. (O geniş çatalını türkü söylerken sahne olarak kullanırdım.)
Kapıdan girişin sağında üç öğün yemeğin piştiği, ekmeklerin atıldığı, katmerlerin yapıldığı ocağımız vardı. Ateş hiç eksik olmaz; korlar küle gömülerek süreklilik sağlanırdı. Gölgeliğin bir yanında su kapları, öbür yanında yüklük olarak kullandığımız uzun bir tahta. Çoğu evde olduğu gibi bizim evde de çul seriliydi; çullar genelde allı-yeşilli, yamalı olurdu. Gölgeliğimizde duvara yaslanarak yükselen kocaman bir elma ağacı; evin üzerini örten ak üzüm asması bu elmayı tepeden tırnağa sarardı.
Hemen üstümüzde Çavuş Amcamlar. Çavuş Mehmet, annemin amcasının oğluydu; köyün en popülerlerindendi. Ömrü çavuşlukla geçmiş; köyden Antalya’ya gidenlerin amiri, değişmez çavuşuydu.
Bitişiğinde Efegızılar (İbrahim Hocalar). Ebem Çavuş Ayşe, Efegızı’nın öz teyzesiydi. Onlardan, uzun bir astım hastalığından sonra Antalya’da vefat eden Mustafa Ağabey (Haydar Ustamızın kayınpederi) kalmıştı.
Yanlarında Kadıoğlu’gil. Kadıoğlu cılız, seyrek köse sakallı, mugallit; ama çalışkan ve sanatkâr ruhluydu. Elinden gelmeyen iş yoktu: çok güzel kaşık, kepçe ve ağaç işleri yapar; ağacı oya gibi işlerdi. Hanımı Müslüme Ana köyün sayılı kişilerindendi. Çocukları Mehmet, Süleyman, Hüseyin ağabeyler ve Emine Ablayla (Musa Mehmet’in hanımı) kardeş gibiydik.
Kadıoğullarının arkasında Bayram Dayılar. Bayram Dayı; kısacık boylu, sarı-beyaz karışımı çilli yüzlü; açık mavi, biraz pertlek gözlü… Ağzından zor laf alınan; varlığıyla yokluğu fark edilmeyen, melek ile insan arası muhterem bir büyüğümüzdü.
Bizim evin hemen altında, cevizimizin dibinde Cennet’in Abdullahgiller. Abdullah Dayı—oğlu Hacı Ali gibi—iki karış dört parmak fazlasıyla tam bir selvi boyluydu. Köyün en sakin, en sessizlerindendi. Annesi Cennet Nine de halim-selimdi. Burada esas popüler olan, Abdullah Dayı’nın hanımı Tıkış Ayşe Teyzeydi. Tiz, kulakları sağır edecek kadar “çeldirdevik”, “gıldırdavık” sesi herkesçe tanınırdı. Bu sesi ve ilenme hususundaki ustalığı sayesinde giriştiği su kavgalarının çoğundan galip çıkardı.
Önlerinde Guşkapan’ın Mustafalar (Mehmet ve Hacı Ali Yıldırım’ın babaları) vardı. Mustafa Dayı kendine hastı; bir gözü hafif “gıpık”tı. Gülüp sırıttığı pek görülmezdi; sürüye katılmaz ama kurda da kaptırmazdı. Ok gibi doğru, dürüst, güvenilir bir komşu ve akrabaydı. Alt bitişikte Topkara Hüseyinler… Bazı çocuklarıyla Antalya’da görüşürdük. Bu iç içe aileler arasında inanılmaz samimiyet, kardeşlikten öte bir güven vardı; aile mahremiyetine halel gelmez, onur kırıcı dedikoduya rastlanmazdı.
Bir Dalda İki Elma (Asıl Hikâye)
1956’nın bahçe mevsiminde mahalleye bir gelin geldi; köyümüze gelen ilk şehirli gelin. Yüksekokul mezunu, Yozgat’ta bir kız lisesi müdüresiydi. Onun gelişiyle mahallede—tabii bizde de—esaslı bir hareketlilik başladı. Hoş geldine gelenlerle evimiz boş kalmıyordu. Şehirde doğup büyüyen gelin, kısa sürede köye ve köylüye adapte olup çocukla çocuk, büyükle büyük oluvermişti. Yiyip içmeden oturup kalkmaya, giyinip kuşanmaya; kısacası insanı insan yapan edep ve erkânı tam bir eğitimci kimliğiyle çevresine empoze etti. Beni de okutup bu günlere getiren; yıllar içinde Çetmi ile bütünleşip kucaklaşan yengem Nermin Özel Hanım’dı.
O zaman da şimdi olduğu gibi herkesin bahçesinde elma, erik, asma, ceviz olurdu. Mevsimlik denen bir yaz elması türü vardı; hatta “aylık” demek daha doğru: çıktığında her taraf elmayla dolar, bitince şifa niyetine bile bulunmazdı. Yalnız Gökseki’de, Hatip Hocaların oradaki döğeç denen ekşi elma son güze kadar kalırdı.
Bizde olduğu gibi Cennet Ninelerin (Tıkış Ayşe Teyzelerin) bahçesinde de elmalar vardı. Elma ağaçlarından biri evlerinin önündeki gölgelikten çıkıyor, kocaman bir ceviz ağacı kadar iriydi. Mevsimlik elmaların sonuydu. Tıkışların, bizim önümüzdeki elma ağaçlarının din tepesinde iki elma kalmıştı. İnanılmaz derecede kırmızı ve albeniliydi. Her sabah gözüm takılır, icabına bakmak için formüller üretirdim.
Taşla düşürmek kolaydı; ama bana faydası olmazdı. Çünkü Cennet Nine elmanın dibinde oturur; bakla ayıklar, kabak çirper, yün eğirir, sökük dikerdi. Yani Nine ağacın bir parçasıydı. En iyisi, dalından almaktı. Bir akşam yaptığım planı sabah uyguladım. Annemler Taşbaşı’na çalışmaya gitmişti. Ben, Cennet Ninelerin kabak kökenleri arasında tam siper yatmış bekliyordum. Bekleyiş uzadıkça uzadı. Ama o günüm iki elmaya adanmıştı.
Nihayet Nine eve girdi. Bir hamlede ağaca, ikinci hamlede tepeye, elmalara ulaştım. Sonuç fiyasko: öbür yüzlerini kuşlar yemiş, önümde iki yarım elma kalmıştı. Olan olmuştu. Elmaları koynuma yerleştirip inişe geçtim; Nine hâlâ içerdeydi—iyi şans!
Ama bastığım dal kırıldı; gürültüyle ağacın çatalına çakıldım. Kendime geldiğimde Nine yanı başımda; bir yandan elindeki oklavayla vurmaya çalışıyor, bir yandan türlü ilenmeler savuruyordu. Ben “Anama söyleme!” diye bağırırken Nine’ye bir hâller oldu: “Hadi guzum, hadi guzum!” deyip beni çataldan çıkarmaya uğraştı. Onun çabası ve kendi gayretimle indim. Bacaklarımdan kan sızıyordu; apış aram beş santim kadar yırtılmıştı. Nineyi merhamete getiren, o sicim sicim akan kanlardı. Ne de olsa o da bir ana, daha doğrusu nineydi.
Ninenin yüzüme bir tokadı patlatıp “Sus ecel çarpası, söylemeyeceğim!” demesiyle sustum. Hemen sabun, donyağı, zift ve nereden bulduysa biraz bal karıştırıp o yıllarda çok kullanılan bir merhem hazırladı; yaraya bastı, üstünü kabak yaprağıyla kapattı. Bu tedaviyle yara bir haftada iz bırakmadan kapandı. Hakikaten Cennet Nine anneme tek kelime söylemedi; beni ele vermedi. Ben de bir hafta kadar topallayıp aksamamaya çalışarak vaziyeti idare ettim; anamın yumruklarından kıl payı kurtuldum.
Sevgili okurlar, Çetmililer; Değirmenönü’nden başlayıp Makmararası’nı şöyle bir dolaşmakla oralarda yaşamış nice büyüklerimizi anmış olduk. Şimdi o büyüklerden kimsecikler yok. Hayatta olan çocukları ve torunlarıyla birlikte hepimiz birer Fatiha okusak ne iyi olur. Kısaca anıp hatırladığımız bu büyüklerimizin hepsine Allah rahmet eyleye.