Köklerinden Güç Alan Bir Kültür.
Geçmişten bugüne uzanan yolculuğuyla, geleneklerini yaşatmaya devam ediyor.
Geçmişten bugüne uzanan yolculuğuyla, geleneklerini yaşatmaya devam ediyor.
YAYLA GÖÇÜ
Niğmetullah Uçar
Hatıralar en büyük zenginliktir.
Çocukluğumun en unutulmaz anılarından biri, hasretle andığım yayla göçleridir. Eskiden mayıs ayı ortalarında köy yakınlarındaki tarla ve bahçeler ekilir, ardından hayvanlar bu alanlara zarar vermesin diye yaylaya çıkılırdı. Yaylaya göçmek; hem hayvanları otlatmak, hem tarlaları nadasa bırakmak, hem de odun, süt, kaymak, yağ, keş gibi ihtiyaçları karşılamak içindi. Ama asıl mesele, yaylaya göçmek bir bayram havasında yaşanırdı.
Göç vakti muhtarlık tarafından ilan edilirdi. İlanla birlikte hazırlıklar başlar; yaylada kalınacak dam belirlenir, bakımı yapılır, çökükse onarılırdı. Herkes kendi tarlasına değil, topluca oba olarak bir araya göçerdi. Obalar, tarlaların sahipleriyle anılırdı: Takavitler Obası, Hüsemler Obası, Hacı Mustafa Çavuş Obası gibi. Tarla sahibinin kazancı, hayvanların bıraktığı gübreyle toprağının veriminin artmasıydı.
Göç sabahı, güneş doğmadan önce pırtılar hayvanlara yüklenir, keçiler, koyunlar, inekler, danalar, oğlaklar ahırdan salınırdı. Çocuklar hayvanları sürer, analar-babalar da ellerinde helkelerle, sitillerle, yollara düşerdi. Göç günü, “gavut” ikram edilirdi. Bu, kavrulmuş buğday, nohut ve mısırın değirmende un haline getirilip pekmezle karıştırılmasıyla yapılan bir yiyecekti. Göçte buna "göç gavudu" denirdi. Yayladan dönerken de kömbe yapılıp yolda olanlara ikram edilirdi.
Kadınlar kadife eteklerini, yazmalarını, kuşaklarını giyer; yola şenlikli bir hava hâkim olurdu. Hayvanlar yavaş yavaş yaylaya ulaşır, yükler evlerin önüne indirilir, kenarda ateş yakılır, yemekler ve çaylar hazırlanır, eşyalar yerleştirilirdi. Hayvanlar çiçeklerle dolu otlaklarda kaybolur giderdi. İlk gün anneleriyle birlikte olan yavrular, ertesi gün ayrılırdı. Keçiye, koyuna çoban tutulur; sığırları çocuklar güderdi. Bu, çocuklar için ayrı bir eğlenceydi.
Her öğlen ve ikindi vakti oğlak ve kuzular çelkiye (geçici ağıl) toplanır, anneleri sağılırdı. Sağım bittikten sonra kapılar açılır, yavrular meleşerek annelerini bulur, emerdi. Süt sağımı sırasında kadınlar helkelere süt toplar, süt kiminse onun helkesine bir çöp batırır, çöpler toprağa batırılır, karıştırılmazdı. Herkes hangi süt kimin bilirdi. Sonra çeşme başında bu sütlerin hesabı yapılırdı. Kim ne kadar aldı, kim ne kadar verdi; hepsi okuma yazma bilmeyen kadınların hafızasında bir matematik gibi saklanırdı.
Sütler kaynatılır, kaymağı alınır, tuzlanır, ulalara, kabaklara doldurulurdu. Kaymak alınan süt yoğurt yapılır, yoğurt da üç yayık dağanına (tahta parça) bağlanan tuluklarla yayılırdı. Bu işe bişek atma denirdi. Bişek atarken, “deve gibi çök, başı gibi çık” gibi tekerlemeler söylenirdi. Yağ çıkınca ayran kazanlara dökülür, komşulara ikram edilirdi. Geri kalanı da keş yapılır, kurutulur ya da deriye basılıp kış için saklanırdı.
Birkaç gün sonra tarlada ot kalmayınca, öküzler koşulur, tarla sürülürdü. Sertleşince yeniden sürülür, buna aktarma denirdi. Gündüz çalışan hayvanlar gece ekin tarlalarına götürülür, karınlarını doyururdu. Onlara göz kulak olmak için biri yorganı sırtına alır, geceyi öküzlerinin yanında geçirirdi.
Yaylada yakacak için kadınlar ve çocuklar çilî (kurumuş çalı) toplar, erkekler odun keserdi. Dönüşte köye götürülüp kışlık hazırlanırdı. Köyden gelirken bahçedeki marullar büyümüşse getirilir, yoğurtla karıştırılıp yenirdi.
Dindebol’dan gelen domates ve kiraz satıcılarının domateslerinin kokusu bir başkaydı. Dağlardan ilanburçağı, mantar, keklik yumurtası toplanır, bazen ateşte pişirilirdi. Karlıklardan kar getirilir, pekmezle karıştırılarak yenirdi. Oba ortasında cıngıllaklar kurulur, salıncaklar asılır, türkü söylenir, şakalaşılır, ateşler yakılır, sohbetler edilirdi.
Evler bir odalı olurdu. Harçsız taş duvarla örülür, üzeri çamurla sıvanırdı. Penceresi olmazdı. İçeride hem ocak yanar, hem yemek pişer, hem yatılırdı. Aynı yer; mutfak, oturma odası, misafir odası olurdu.
Köy dağları dört salıya ayrılırdı: biri güzlük, biri yazlık, biri oba, biri de bağlık salısıydı. SALI, belli sınırlarla belirlenmiş tarla ve dağ alanıdır. Her yıl üçe bölünerek ekilir: bir yıl çavdar, bir yıl arpa–nohut, üçüncü yıl nadas. Böylece toprak hem işler, hem dinlenirdi.
Köy önünde ekinler sararmaya başlayınca yayladan inilir, ama doğrudan köye dönülmezdi. Önce bahçedeki evlere göçülürdü. Asıl dönüş, hasat sonrası olurdu.
İşte böyleydi yayla göçü... Hem zahmetliydi hem neşeliydi. Hem çalışılır hem gülünürdü. Kardeşlik, imece, sadelik, bereket ve doğayla iç içe bir hayat yaşanırdı.
Bir başka sayıda bu hatıralara devam edeceğiz inşallah...