Türkçe
×
Tüm hakkı saklıdır. Sitemizde kullanılan tüm içerik ve görseller
Çetmi’ye ait olup izinsiz kullanımı hukuki yaptırıma tabidir.
İnviva
 Çetmililer | Çetmi, Çepniler, Çetmililer Vakfı, Çetmi’nin Sesi Dergisi, Antalya Çetmililer Derneği

ÇETMİ
Asırlardır Süregelen Bir Yolculuk
Köklü Miras, Güçlü Gelecek

×

Geçmişten bugüne uzanan yolculuğuyla, geleneklerini yaşatmaya devam ediyor.

Asırlık Bir Hikâye, Yaşayan Bir Kültür

Menu

Geçmişten bugüne uzanan yolculuğuyla, geleneklerini yaşatmaya devam ediyor.

Asırlık Bir Hikâye, Yaşayan Bir Kültür

"KURU KIZI" FADİME KARACA (1315 - 1975)
Şükrü KARACA

İtalyan milletinin yetiştirdiği, ama Türk ırkının kendine has millî medeniyetine hayran olan Türkolog Prof. Dr. Anna Masala Hanımefendi şöyle der:

“Bana göre dünyanın bütün ülkelerinin Türk nine ve dedelerine ihtiyacı vardır.”

Nasıl olmasın?

Ama her şeyden ve her milletten önce bugün, bizim kendi milletimizin o mürebbi insanlarımıza, o nine ve dedelerimize çok ihtiyacı vardır.

Öğretici, terbiye edici, iman, irfan, vakar ve kemal sahipleri dünyadan el-etek çekince kâinatın şirazesi bozuldu.

Medeniyetler iflas etti, insanlık intihar sınırına geldi.

İnsan, mutluluğu ve gönül huzurunu maddede, müskiratla veya inkârcılıkla arar oldu.

Anna Masala’nın sözünü ettiği o mürebbiyelerden biri de bizim ocakta, yani baba ocağımda yaşadı.

Tam yarım asır önce, bir sonbahar gününde — 1951 yılının Eylül sonu yahut Ekim’in ilk haftası, “pekmez zamanı” idi — doğumum kendilerine müjdelendiğinde:

“Ben de adını Şükrü koydum!”

demişti.

Bana “Allah’a şükür ve şükran borcu” manasında Şükrü ismini veren ninem, yani babaannem Fadime, yaygın adıyla “Kuru Kızı” idi.

Bu lakabı babasından alırdı. Babası Kuru Mustafa (1277–1328) idi. Ninemin küçük oğlu olan amcama da annesine izafeten “Kuru Mustafa” denirdi.

Dedesi Deli Kerim oğlu Hasan’dır. “Kuru” baba tarafından Deli Kerimler’e, anne tarafından da Kerim Ağalar sülalesine dayanır.

Türk tarihine kuşbakışı bakıldığında, her çeyrek yüzyılda bir milletimiz harp meydanına düşmüştür.

Dolayısıyla babalarını cephelerde bırakmış bir milletin çocuklarını büyütüp terbiye etmek işi, dedelerle ninelere düşmüştür.

Henüz konuşmayı öğrenirken dilimizin bağını “Allah, baba, dede, ebe, anne” kelimeleriyle çözdüren; daha sonra Tanrı’nın birliğini bize hem lisânla hem parmakla, hem de kalple tasdik ettirenler işte o ninelerimizdi.

Dedelerimizden de “Keloğlan”, “dev”, “kurt” masallarıyla harp hatıraları dinleyerek millî kimliğimizi kazanırdık.

Bu millî ruh, Türkçe manalarıyla ninelerimiz tarafından öğretilen namaz sûreleriyle çelikleşir, disiplin altına alınırdı.

Kurukızı’ndan İlk Derslerim

İlköğretimimi ve eğitimi ninem Kurukızı’ndan almıştım.

O bana Allah’ın varlığını ve birliğini, Hz. Muhammed’in son peygamber olduğunu, namaz kılacak kadar sûre ve duaları, anne-babaya, hocaya, büyüklere ve akrabalara saygıyı öğretmişti.

“Şehitlik” ve “gazilik” kavramlarını da ondan öğrendim.

Çocukça haylazlıklarıma bile tebessümle şöyle derdi:

“Vay ocağı yanası vay!”

“A, hayırı gelesice!”

Gönlümü alan sözleriyse:

“A şahinim!”

“A alıcı kuşum!”

“A aslanım!”

“A gahrimenim!”

“Vay zeybek, vay!” olurdu.

Büyümemde belki de annemden daha çok emeği olan bu eli öpülesi Türk ninesi beni çok severdi.

Soğuk algınlığı veya bademcik iltihabı olanlar “boğazı inmiş” der, ninemin yanına gelirlerdi.

O da gönül huzuruyla okur, tedavi ederdi.

Verilen “arıklık parasını” ise hep bana verirdi — eli açıklığının nişanesi olarak.

Nasır tutmuş mübarek parmaklarıyla hastanın boğazını usul usul sıvazlarken İhlâs Sûresi okurdu.

Sonra:

“Altmış, yetmiş; çıkmış gitmiş!” der, hastanın ağzını açtırıp, işaret parmağını hilal şeklinde büker, dişlerin üstünden birkaç kez kaldırır gibi yapar ve: “Geçmiş olsun gülüm!” derdi.

Sual ve Terbiye

Öğrencilik ve iş yıllarımda, tatillerde köye geldiğimde ninemle hep mazi üzerine konuşurdum.

Akrabalık bağlarını, eski köy ilişkilerini ondan dinlerdim.

O da gülerek:

“Gene mi başladın a ocağı yanası!”

der, hatırladıklarını anlatırdı.

Elimdeki birçok mahallî bilginin kaynağı işte bu ninemdir.

Çocukken bize sık sık sorardı:

“Allah kaç?”

“Peygamberimiz kim?”

“Ne zamandan beri Müslümansın?”

“Galü Belâ ne demek?”

“Heybe dinli misin, torba dinli misin?”

“Hangi millettensin?”

Bu sorulardan “heybe dinli misin?” en çok ilgimizi çekerdi.

Biz mecazı bilmediğimizden “heybe”nin iki gözlü oluşunu sever, “heybe dinliyiz” derdik.

O da tatlı tatlı güler, sonra ciddi bir ifadeyle şöyle derdi:

“Hayır, ocağı tütesice! Ne heybe dinliyiz, ne torba dinliyiz.

Biz Muhammed Mustafa dinliyiz!”

Bugün “şucu-bucu” diye bölünen insanları gördükçe, o okuma yazma bilmeyen ümmi Türk ninesinin saf imanına hayran olmamak elde mi?

Hayat Mücadelesi ve Fedakârlığı

Beş-altı yıllık gelinken “er”i ölen ninem, biri dört yaşında diğeri altı aylık iki evladını;

Birinci Cihan Harbi ve İstiklâl Mücadelesi’nin yokluk yıllarında büyütmeye çalışmıştı.

Kıtlık günlerinde, büyük oğlu olan babamı “Şekir Ömer”in yanına çeltek (hizmetkâr) olarak verir, karşılığında aldığı buğdayı “döğme” veya “curba” ile karıştırıp değirmende öğütür, ekmek yapar, evlatlarının karnını doyururdu.

O günleri hatırladıkça hem o hem babam ağlardı.

Kış akşamlarında bizi ziyaret eden Şekir Ömer Darcan’a babam derin saygı gösterir, yaşına rağmen adeta “saygı duruşunda” dururdu.

Annem Kuru Ayşe’nin de halası olan ninem, beş kayınbiraderinden dördünü —Ahmet, Mehmet, Hasan ve Mustafa’yı —Balkan ve Çanakkale savaşlarında, Hicaz çöllerinde şehit vermiştir.

Yalnızca “Veli Çavuş”un himayesini görebilmiştir.

Yıllar sonra kardeşi Kuruoğlu Mehmet (Turan), ardından Mustafa (German) ve en sonunda oğlu Halil Ağa (Karaca)’nın 27 Ağustos 1973’teki ölümüyle “can evinden vurulmuştu.”

“A Halil’im, sıra bendeydi!”

diye ağıt yakmıştı.

Son Görüş ve Vedâ

Ben 1974 yılında Kıbrıs Muharebeleri’ne katıldım.

1975 Ağustos’unun birinci günü “Gazi” olarak köyüme döndüm.

Fakat ninemi evde bulamadım. Önce beni oyaladılar.

Sonra acı haberi teyzem “Kuru Alime” verdi: Ninem 28 Mayıs 1975’te vefat etmişti.

O gün gözyaşları içinde dualar ettim.

Bugün de aynı duayla anıyorum: “Nur içinde yat, huzur içinde uyu, benim aziz ninem…”