Türkçe
×
Tüm hakkı saklıdır. Sitemizde kullanılan tüm içerik ve görseller
Çetmi’ye ait olup izinsiz kullanımı hukuki yaptırıma tabidir.
İnviva
 Çetmililer | Çetmi, Çepniler, Çetmililer Vakfı, Çetmi’nin Sesi Dergisi, Antalya Çetmililer Derneği

ÇETMİ
Asırlardır Süregelen Bir Yolculuk
Köklü Miras, Güçlü Gelecek

×

Geçmişten bugüne uzanan yolculuğuyla, geleneklerini yaşatmaya devam ediyor.

Asırlık Bir Hikâye, Yaşayan Bir Kültür

Menu

Geçmişten bugüne uzanan yolculuğuyla, geleneklerini yaşatmaya devam ediyor.

Asırlık Bir Hikâye, Yaşayan Bir Kültür

EVE YA DA DEĞİRMEN ÖNÜNE DOLAN
Dr. Ali ÖZEL

Sevgili Çetmili kardeşlerim ve değerli okuyucularımız,

daha önce de belirtmiştim: Yazılarımızı Çetmi ve Çetmili üzerine yazmak istiyoruz. Dergimizin içi de dışı da Çetmi tütsün diyoruz. Yaşayanlarımızın kulaklarını çınlatmak, ölenlerimizi yâd etmek için mümkün olduğu kadar çokça Çetmili’den bahsedelim istiyoruz. Bu dergide her birimizin adları geçsin; dergide abideleșsin istiyoruz.

Medine döneminde, yeni Müslüman olmuş, iman yüklü ve çok heyecanlı, ufak tefek, kara kuru, sıska mı sıska bir Arap, Peygamberimizin huzuruna çıkıp:

“Efendim, bizler zayıf bünyeli olduğumuz için kâfirlerle yapılan savaşlara götürülmüyoruz; zengin olmadığımız için de savaşlara maddî yardımda bulunamıyoruz. Böylece bütün sevabı zenginler ve güçlü olanlar alıp götürüyor; bizim hâlimiz ne olacak?” diye yakınır. Bunun üzerine Sevgili Peygamberimiz:

“Git, ananı-babanı, hısım akrabalarını, dost ve ahbaplarını; bilhassa hasta olanları ziyaret et. Bu ziyaretler sana, düşmanla göğüs göğüse savaşıyormuşçasına sevap kazandırır.” buyurur. Bu tip ziyaretlerle ilgili olarak sonraki bilginler de geniş ve değerli açıklamalarda bulunmuşlardır.

Her sene, çok kısa bile olsa, köyümü ziyaret etmeye çalışıyorum. 2001 yılında da iki günlüğüne bile olsa köyümü, köylülerimi; dağımızı-tepemizi, deremizi-düzümüzü, çalımızı-çırpımızı ziyaret etme fırsatını buldum. Önceki yıllarda eylül sonları ya da ekim başlarında gittiğimiz hâlde, son gidişimiz kasım ayının ortalarına sarkmıştı. Bu arada köyümüzün ilk karı da yağmış ve yolları kapamıştı. Biz köye gidememenin sıkıntısını yaşarken havalar birden ısındı; köyü ve yolları kaplayan karlar pılıyı pırtıyı toplayıp Bozdağ yönüne çekilmeye başladı. Biz de bu fırsattan istifade edip yola koyulduk.

Genelde Manavgat–Seydişehir–Bozkır güzergâhını tercih ediyoruz. Yollar çok güzel… Sahilden Toros Dağları’nın doruklarına varana kadar manzaralar mükemmel. Makilerle başlayıp çam, meşe, ardıç, ladin, köknar, katran gibi daha nice ağaçlarla bezeli dağların seyrine doyum olmuyor.

Saat öğle sularında Bozkır’daydık. Cuma günleri Bozkır’ın pazarıdır; her geçişimde pazar yerini şöyle bir kolaçan ederim. Zaten kıldan yapılmış habalı, ceketli, pontilli, yelekli insanların çokluğu köyümüze yaklaştığımızın işaretidir. Pazarın her yanı curbalaşmaya yüz tutmuş Dimrit üzümleriyle doluydu. Ahı gitmiş, vahı kalmış bu üzümler kimseye “beni al” deme cesaretini gösteremiyor, gözden ırak durmaya çalışıyordu. Ortalıkta küme küme elma yığınları vardı; etrafa park etmiş elma yüklü kamyonlara bakılırsa elmacılığın bayağı ilerlediği anlaşılıyordu. Kaldırımlara sıralanan, içi pekmez dolu pet şişelerin yanında çökelek, deri ve tulum peyniri çeşitleri utangaç edalarla beğenilmeyi bekliyordu. Ayaklarından birbirine bağlanıp çotam ve heveng hâline getirilerek köşe başlarını tutan tavuk yığınları da müşteri bekliyordu. Diğer tezgâhlarda zeytin, kap kacak ve giyecek türü şeyler vardı.

Önceki yıllarda Bozkır’dan Hadim’e Sarıoğlan üzerinden gitmiştik. Bu sefer sorduğumuz kişiler, Bozkır–Hadim yolunun asfalt ve güzel olduğunu söyleyince, diğer yoldan 30 km daha kısa olan bu yolu tercih ettik. Bozkır–Hadim arası 57 km kadardı. Pazar içinde pazar olan Bozkır’ın meşhur tahin pazarını da gezdikten sonra Hadim’e gitmek üzere epey dik ve virajlı yolu tırmanmaya başladık.

Yol kenarlarındaki kıpkırmızı çalılar dikkatimizi çekti. Merak edip baktığımızda bunların bizim itburnu dediğimiz kuşburnu olduğunu gördük. Etrafta pek çoktu; dağ taş gelincik tarlası gibiydi. Bizim şehirde dirhemine avuç dolusu para verdiğimiz, süksesinden geçilmeyen kuşburnu buralarda zelzebil bir vaziyette kadersizliğine yanıyordu. Böylesine kıymetli, neredeyse hiç emek istemeyen bu mahsulün dağlarda heder olup gitmesi, yöre insanının yoksulluğu kader mi edindi? sorusunu da akla getiriyordu.

Yol, uzunca bir yılanın seri hareketlerini andırıyordu. Virajdan viraja direksiyon sallarken kendimizi birden Hadim’de bulduk. Hadim, benim elli yıl önce bıraktığım Hadim’di: hiçbir sanayi kuruluşu bulunmayan, elli yılda bir arpa boyu yol gidememiş, üretim nedir bilmeyen; kendi hâlinde, derin uykusunda bir kasaba… Antalya’dan beri gönlümüzü cezbeden Hadimî Hazretleri’ni ziyaret etmeden geçmek mümkün değildi; doğruca türbeye gidip ziyaretimizi yaptıktan sonra Taşkent’e doğru yola çıktık. Hadim–Taşkent arası yol da güzel olunca bir solukta Taşkent’e varmıştık.

Taşkent’imizin bir köy görünümünden kurtulamayışına hep üzülmüşümdür: aynı caddemsi yol, aynı dükkânlar, aynı evler… Toprak ve ziraat sahası olmayınca gelişip serpilmesi de imkânsız gibidir. Bizim köyümüz bile köylüğü terk edip Uçurumharman’a kadar uzanan parke taşı döşeli caddesi, güzel ve modern evleri, temiz ve bakımlı yolları; hele beş yıldızlı iki şahane parkı ile Taşkent’i kendisine imrendirecek güzelliktedir. Neyse, Taşkent’i kendi hâline bırakıp yola koyulduk. Amma gerek yol boyunca yağan ahmak ıslatan türü yağmurun sicime dönmesi, gerek havanın soğuması sebebiyle, önceki yıllar gibi ağzımızı Sultançeşmesi’ne dayayıp su içmeden Kuzyaka’ya yöneldik.

Yolun bundan sonrası pek dayanmaz: Kuzyaka, Ilıcapınar, Avşar, Dereler, Göcekbükü, Böcümuarı, Baskılı ve Boğaz’ın ağzı derken köye varıverdik. Hoşbeşten sonra, her zamanki gibi mezarlık ziyaretine koştum. Mezarlıktaki ziyaretimizi burnumuzdan getiren deve dikenlerine pek rastlamadım. O dikenler temizlendiklerine göre, ilkbaharda daha gümrah çıkıp milletin canına okumak üzere pusuya yatmış olmalılar. (Sevgili kardeşim Mehmet, köyümüze çok güzel hizmetler yapıyorsun. Bir de mezarlığı ağaçlandırıp gül bahçesine çeviriverirsen pek âlâ olacak.)

Fâtiha okumaya başlıyorum. Ama hangisine? Etrafımda yüzlerce tanıdık isim ve sima… Mezarlarından doğrulmuş gibi, biraz kırgın ve üzgünce “Nerelerdesiniz?” der gibiler. Dayı, amca, dede, teyze, hala; arkadaş, yeğen, komşu… Hepsi bizim insanımız. Cümlesi, İhlâs ve Fâtiha sûrelerinin asla çözülemeyen esrarından medet bekler. (İslâm âlimlerine göre, Fâtiha gönderilen rahmetliler, sıcaktan bunalan kişiye soğuk su verilmesi yahut soğuktan titreyene sıcak bir odaya alınması gibi bir ferahlık duyar; azap hâlindelerse o an için Fâtiha hürmetine azaplarından muaf tutulurlarmış.) Okuyabildiğim kadar okuduktan sonra, sicim hâlinden sağanak hâline dönen yağmura daha fazla dayanamayıp eve dönüyorum.

Akşam, eve gelen ziyaretçilerle şuradan buradan konuşurken içlerinden biri, aile boyu altı gün ekin biçtiklerini, yedinci gün köye döndüklerini söyleyince tuhafıma gitti. Bana göre altı günde biçilen ekinin bir haftada düven faslı olmalıydı. Anlattıklarına göre çok şey değişmiş ama ekin biçmede pek değişiklik yokmuş; ekin hâlâ orakla biçiliyormuş. Tabi her zamanki gibi iyi biçen ve iyi biçemeyen varmış. (Benim çocukluğumda Hocanın Mustafa, Gambır Mustafa, İmam; Hafız Hüseyin amcam, Recep dayı, Yirik Hasan, Ahmet ağabeyim, Tana Halil dayım gibi nice büyüğümüz ekin biçmede ustaydı; eynerci veya göçerci başı olurlardı.) Mühim olan ekinin biçilmesi ve sapın bir araya toplanmasıymış; sonrası patoz: Sap yiyip saman sıçan bu alet, ortalığı buğday çuvallarıyla berekete boğarmış.

Eskiden ekin biçmek nispeten kolaydı; zor olan düven sürmek ve mahsulü köye indirmekti. Biçilen ekin önce yığın yapılır, sonra harmana çekilirdi. Yalnız önce harmanın toz olan bölümlerinin tepilmesi gerekirdi. (Harmanın tozan kısmı bol suyla ıslatılır, üzerine saman dökülüp güzelce çiğnenir; buna harman tepmek denir.) Sonra harmana çekilen sap yoraklanarak serilirdi. Çoğu köylerde at ve katırla sürülen düven bizde öküzle sürülürdü. Ama çoğumuzun bir çift öküzü yoktu. Bir çift öküzü ve bir katırı olanlar köyün zengin sınıfına girerdi. Bir öküz–bir eşek sahibi çoktu. Öküzü tek olanlar ortaklık kurar; önce birinin harmanı sürülür, sonra ötekinin… Tabi ne eşeği ne öküzü olmayanlarımız da vardı.

Sürüme başlamadan önce düvenin dişi dişenmiş olmalıydı; yoksa ikide bir yığar, insanı baştan bezdirirdi. (En iyi düven dişeyicileri: Kadıoğlu, Abdurrahman’ın Hüseyin, Muhittin’in Kâtip gibi ustalardı. Düven dişemek: altına çakılan çakmak taşlarını keskinleştirmek.) Sabahtan akşama, güneşin bağrında dönmek kolay değildi; hele güzlük saplar zor erirdi. Bir sepim sap, bir buçuk–iki günde malama (sapın iri kum tanesi hâline gelmesi) olurdu. Malama harmanın ortasına dengeli yığılır, ikinci sepime geçilirdi. Malama çoğaldıkça şevk artardı.

Düven işi bitince savurma faslı daha kolaydır ama hazan poyraz esmezse, günlerce rüzgâr beklenirdi. Savurdukça çeç belirirdi. Çeç belirince “ne kadar buğday olur?” tahminleri başlardı; en iyi ve kusursuz tahmini Gölükçü Dayım yapardı. Zaten köyde en çok buğday kaldıranımız oydu; tahminlerinde hiç yanılmazdı. Doğuştan kısık gözünü biraz daha kısar, çeçi şöyle bir süzüp olacak olanı söylerdi. Bizim harman daha ziyade Çakıllı ağırlıklıydı. Çakıllı’nın Kale Boynu’nda harman kaldırmak her şeye rağmen daha güzeldi.

Komşularla aramızda kardeşlikten ileri yardımlaşmalar olurdu: İsabaki Ahmet (Büyük Baki’nin babası), İsabaki Ali (Küçük Baki’nin babası), Ayşe halamlar (Gölükçü dayımız) ve Halli dayımızla harmanlarımız yorak yorağa bitişikti. Çok yakındık. Gölükçü, köyün en varlıklılarındandı; en çok buğday–üzüm–pekmez onlar kaldırırdı. Kendisi ve hanımı Ayşe Halam tarafından akrabaydık. İsabaki Ahmet bir Allah adamıydı; yumuşak huylu, sakin yaratılışlı (Baki Çavuş ağabeyim gibi). İsabaki Ali iri yarı, güçlü kuvvetli; toprağın dilini en iyi anlayanlarımızdandı. Halli dayı (köyümüzde astsubay olarak ordu saflarına ilk giren ve emekli olan aziz ağabeyimin kayınpederi)… Halli dayı ya deli ya veli idi; aniden bağırır çağırır, sonra susar; sanki vahiy alıyormuşçasına birden küfürle dua karışımı yine söylenirdi. Gölükçü Hasan (rahmetle anıyoruz) ve Baki ağabey yağız delikanlılardı; harar ve buğday çuvallarıyla sanki topla oynar gibi oynarlardı. Sap serpme, sap döndürme, malama yığma, harar basma ve hayvan yüklemede yardımlarını esirgemezler, koşup gelirlerdi.

Samanından iyice ayrılan çeç gözerden geçirilerek buğday meydana çıkardı. Artık iş çocuklara kalır; sıra buğday ve samanı taşımaya gelirdi. Akşamdan buğday denkleri hazırlanır, saman hararları basılırdı. Torosların doruklarında, elimizle tutacakmışız gibi kendimize yakın bulduğumuz milyonlarca yıldızı ve sapsade gökyüzünü, gömüldüğümüz sap–saman yığınları arasından seyrederek uykuya dalardık. Ülker çıkar çıkmaz (gecenin ikisi falan) herkes ayakta olurdu. Dağ havasının iki saatlik uykusu, onca yorgunluğa rağmen yetiyordu. Ülker, dört–beş yıldızın bir araya geldiği bir kümedir; hep aynı saatlerde aynı yerde görünürdü.

Karşılıklı yardımlaşarak yüklenen hayvanlar ve çocuklar yollara koyulur; katırların boynundaki küçük çan kolyeleri gecenin sessizliğine ayrı bir canlılık, ayrı bir çeşni katardı. Katırı olan daha şanslıydı. Bizim Hasan (eşeğimizin adı) katırlarla sidik yarıştırmadan vazgeçmez; diş dişe cebelleşirdi. Ama ne de olsa eşekti; bir yerde havlu atmak zorunda kalırdı. Katırlar arayı açıp gözden kaybolunca, biz de eşeklerimizle baş başa kalır, kem talihimize buğz etmeye başlardık.

Asıl mesele Çakıllıkoyağı’nı kazasız belasız geçmekti. Aklımda kaldığı kadarıyla Çakıllıkoyağı ıssız bir yerdi; insan kesseniz kimsenin ruhu duymaz. O çukur koyakta şeytanlar düğün dernek kurarmış; ayrıca şeytanların göç yolu imiş… Cin–peri eksik olmaz denirdi. İçlerine düşülürse insanın ağzı bir yana, gözü bir yana çarpılırmış! Bize böyle anlatılırdı. Gecenin o saatinde koyağa geldiğimizde nefesimizi tutar, çıt çıkarmamaya dikkat ederek bir an evvel Dikmen yakasına geçmeye çalışırdık. Önümüzdeki eşekler bile sanki bizim sıkıntımızı hisseder gibi daha da sessizleşirdi. Dikmen yakasına geçince rahatlar ama yine de arkamıza bakamazdık; eşeklerimiz atikleşir, hızla yol alırdı.

Eskiden Çakıllı → Çakıllıkoyağı → Dikmen → Dikmendedesi → Devetabanı → Yörükkarısı → Kapıağzı güzergâhını takip ederdik. Şose yoktu; Çamuryalağı dolaşılmazdı. Çakıllıkoyağı’nı can havliyle geçtikten sonra Dikmendedesi’nde derin bir nefes alınırdı. Yolun sonrası yokuş aşağı olduğu için eşek zorlanmaz, biz de keyfe gelirdik. İki yüklü eşeğin yan yana geçememesi yüzünden aralarındaki yarış hep sonuçsuz kalırdı. Kapıağzı’ndan itibaren diğer yaylalardan gelen samancılarla yol kalabalıklaşır; Kekircekkayası’ndan sonra yol samancılara dar gelirdi. Hayvanların ayak şakırtıları ile samancıların çığırdığı türküler birbirine karışır, kıvrak bir şıkırtım havası ortaya çıkardı; hem gider hem oynar gibi olunurdu.

Bazı yorgun, yükü ağır, hilekâr ve yağır (sırtı çıbanlı) eşekler devirirdi. Denklere konan taşlar yükü artırsa da eşek, sırf inat olsun diye devirmeye devam ederdi. Eşek devrilmesi, samancı çocuğun en büyük felaketiydi: eşek bir yana, yük bir yana… Çocuğun yapacağı tek şey, avazı çıktığı kadar ağlamaktı. Ne kadar çok ağlarsa o kadar çok yardıma koşan olur; tez zamanda eşek yeniden yüklenirdi.

Sabahın beşi gibi köye varıldığında ortalık yeni yeni aydınlanırdı. Nasıfların cevizi yanı (eski değirmenin üstü) ile Ödebelen, samancıların mihenk taşıydı. Çeşitli ağızlardan vadiyi dolduran, kayalarda yankılanıp sonsuzluğa uzanan iki kelimelik iki cümle durmadan tekrarlanırdı:

"KÖYE DOLAN!" ve "DEĞİRMEN ÖNÜNE DOLAN!"

Köye dolanın anlamı: Samancı çocuğun küçük olması sebebiyle eşeğinin yükünü eve boşaltamayacağı; annesini yardıma çağırması demekti. Anne duymak zorundaydı; duyardı da. Zaten çoktan kalkmış, ekmeğini yapmış (eskiden ekmekler günlük atılırdı), yaylaya gönderilecek azığı hazırlamış, çocuğunun sesini bekler olurdu. Annenin çocuktan önce köye varması şarttı; yoksa uykusuzluk ve yorgunluktan sinir küpüne dönmüş çocuğun hışmından kurtulamazdı.

Değirmen önüne dolanın anlamı: Samancı çocuğun, hayvanının yükünü eve boşaltacak güçte olduğunu bildirmesi; annesinden yaylaya gidecek azığı değirmen önüne getirmesini istemesiydi. Değirmen önü, sabahın o saatinde panayır yerine dönerdi: mola yeri… Tüm samancılar burada toplanır; itiş kakış eksik olmazdı. Bir yanda darı koçanı kemiren eşekler (arpayı ancak rüyalarında görürlerdi), öbür yanda bir şeyler atıştıran çocuklar… Analarıyla çene yarışına giren samancılar ortalığı velveleye verirdi. Bir köşede ağlayan, öbür yanda somurtan çocukların sinirleri yay gibiydi; onları yumuşatmak yine annelere düşerdi. Anneler, çocukların ellerine tutuşturdukları bir ütülmüş mısır, bir salatalık, bir yağlı ekmek — hele bir kaymak sıkması — ile onları yatıştırmanın yolunu bulurlardı. Yayla azıkları çoğunlukla baklalı pilav, bakla kavurması, domatesli pilav, domates kavurması, kabak kavurması, yoğurtlu pilav, ayranlı çorba, yağlı ekmek ve katmerden ibaretti. Azıklar hayvanlara yüklenir; çocukların eline son olarak birer salkım üzüm tutuşturuldu mu samancılar tekrar yayla yollarına düşerdi. Bu iş harmandan kurtulana kadar sürerdi. (Biz “harmanı bitirdik” demez, “kurtulduk” derdik; bu söz, işin ne denli zorlu olduğunu anlatır.)

Bu yazının hedef aldığı yıllarda herkesin Gökseki’den İncebük’e kadar, bahçesinde bir odalı evi olurdu. Yayladan doğrudan bahçelere inilirdi. Bahçe komşuluğu ve bahçe hayatı çok güzeldi. Ekim sonuna dek bahçede oturulur, sonra köye göçülürdü. (Yokadere’den geçip Ekinliğe çıkılacağı yerde, hemen sağda Safiyalar’ın evleri vardı. Rahmetli Abdullah ağabeyi hep oralarda görürdüm; köyümüzün mert delikanlılarındandı. Bütün ailesine; kardeşleri Hüseyin Ağabey ve Mustafa’ya — gecikmeli de olsa — başsağlığı diliyorum.)

Değerli Çetmi’nin Sesi okuru ve kıymetli hemşehrilerim; bir hatıranın daha sonuna geldik. Lütfen siz de yazın, dergimize destek olun. Yeni hatıralarda ve yeni sayılarda buluşmak ümidiyle… Selam ve sevgilerimi sunar, hepinizi Allah’a emanet ederim.