Köklerinden Güç Alan Bir Kültür.
Geçmişten bugüne uzanan yolculuğuyla, geleneklerini yaşatmaya devam ediyor.
Geçmişten bugüne uzanan yolculuğuyla, geleneklerini yaşatmaya devam ediyor.
KİRLİ ÇIKININ ESRARI
Ali ÖZEL
1954’lü yıllardı. İlkokulu yeni bitirmiştim. Öğretmenimizin ifadesiyle diploma için resim lazımdı. Emmioğlum Haceli de benim durumumdaydı. Fotoğraf için Taşkent’e gitmemiz gerekiyordu. Kararlaştırdığımız bir gün, Haceli’yle erkenden—sabahın saat beşi gibi—yola koyulduk. Taşkent’e ve Taşkent yönüne ilk defa gidiyorduk. İlkokula geç gittiğim için ben on üç, Haceli de on iki yaşlarındaydık. Korkuyorduk; biri “höt” dese oraya yığılıp kalacak gibiydik.
Afşar’ın altına vardığımızda ilk işimiz ekmek yemek oldu. İkimizin azığında da katık olarak ekmek helvası vardı. Biz yine de katığı karıştırıp azıklarımızı bitirene kadar yedik. Yemekten sonra yeni bir enerjiyle yola koyulduk. O zamanlar köylerden geçerken içinden geçilen Ilıcapınar’ın veletleri uykudaydı da, orasını da gazasız belasız koşarcasına geçip gittik. (O tarihlerde biz de Bolaylıları taşa tutardık; o gariplere etmediğimizi bırakmadık.)
Sabah saat on gibi Taşkent’e vardık. Taşkent’in bizim köyden bir farkı yoktu; hatta daha da köydü. Ancak irili ufaklı, derme çatma dükkânların vitrinlerindeki cam kavanozlardan gülümseyen alaşekerler, Taşkent’e bizim köye göre bayağı fark attırıyordu.
Hayatımızda ilk defa fotoğraf çektirecektik. Poz vereceğiz diye kılıktan kılığa girerken etrafımıza toplanan Taşkentliler durmadan gülüşüyorlardı. Onca uğraştan sonra pozlar verildi, resimler çekildi; tab olması için beklemeye başladık. Yine ilk defa resimlerimizi görüyorduk; bir köşeye çekilip resimleri inceliyor ve durmadan gülüşüyorduk. Benimki bir dereceye kadardı; fakat emmioğlumunki şebek gibiydi. (Haceli’nin o resmi hâlâ bende.)
Biz kendi resimlerimizle eğlenceye dalmışken saat öğleden sonra bire gelmişti. Hemen yola koyulduk. Eskiden Taşkent’in Kuzyaka çıkışında bir değirmen vardı. Değirmenin oraya gelince, bir adamın eşeğe binmiş olarak önümüzden gittiğini gördük. Eşeğin boyu kısa, adamın bacakları uzun olacak ki sanki ayakları yere değiyor gibiydi. “Selamünaleyküm, dayı.” deyip geçecekken adam gayet pişkin, samimi ve candan bir hâlde: “Vay yeğenlerim, hangi köydensiniz, kimsiniz, kimlerdensiniz; ne hizmetle Taşkent’e geldiniz?” diye bizi lafa tuttu. O “gurbetteki yeğenlerim” sözü bize ılık duş gibi gelmiş; aradaki uzak mesafe kısalmış, adama hayranlığımız artmıştı.
Bu eşekli yoldaşımız bir yandan bizimle konuşuyor, bir yandan da yüksekçe sesle türküler ve uzun havalar mırıldanıyordu. Sonra Taşkentli aniden durdu: “Çocuklar, köy çocukları iyi türkü söyler; haydi, birer türkü söyleyin.” dedi. Aslında adamın teşhisi doğruydu; çoğu köy çocuğu iyi türkü söylerdi. Ben de onlardandım. Akranlarımız bilir; kendime has türkü söyleme usullerim vardı. Biz önce nazlandık; ama her vesileyle türkü söylemeye can attığım için bu defa da söylemeye karar verdim. Bayağı geniş olan repertuarımdan “Kekliği vurdular, kanadını kırdılar” türküsünü söylemeye başladım. Eşekli yoldaşımız şen şakrak bana eşlik ediyordu.
Tam o sırada, semerin arka gocacığında (semerin arka gözü) asılı torbanın içinden bir şeyler çıkarıp çaktırmadan yumbuldatıyor (ağzına atıveriyor), yağ olan ellerini de rastgele sağa sola siliyordu. Bunu sık sık yapıyordu. Adamın bu hareketleri bize açlığımızı hatırlatıyor, içimizdeki kurtları kabartıyordu. Oysa biz gelirken azıklarımızı bitirmiştik; resmen acıkmıştık. Ben bir yandan türkü söylerken bir yandan da gocacıkta asılı torbanın esrarını çözmek gerektiğini düşünmeye başladım. Adam sanki bize inat yapıyormuşçasına torbadan aldığı yağlı maddeleri durmadan atıştırıyordu.
Fazla düşünmenin faydası yoktu; harekete geçmeliydik. Haceli’ye türkü söylemesini, o söylerken de torba işini halledeceğimi söyledim. Haceli, “Ben türkü bilmem.” deyip tutturdu. Haklıydı; türküyle ilgisi yoktu. Ama zaman o zaman değildi. Israrım üzerine, işin ehemmiyetine binaen amcaoğlum türkü söylemekle bağırmak arası bir tempoyla “Fincanı taştan oyarlar” diye avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı. Haceli’nin bu hâline Taşkentli katıla katıla gülerken ben süratle dalışımı yapıp torbadaki çıkını aldım; Üsküdar’ı çoktan geçmiştim. Çıkını koltuğumun altına sıkıştırıp Haceli’ye işaret ederek bağırıp çağırmasını söyledim. Çok kritik bir andaydık; adam elini torbaya bir daha attığında eli boş kalacaktı; her şey berbat olacaktı. Derken hayırlı bir şey oldu: “Benim yolum buraya kadar; şuradan bahçeye sapacağım.” dedi.
O bahçesine saparken, koltuğumuzdaki çıkıyla bütün gücümüzle arkamıza bakmaksızın Kuzyaka’ya doğru koşmaya başladık. Durmadan koşuyorduk. Kucaklarında taş yığınlarıyla bizi taşlamak için damlarının çelenlerinde bekleşen Ilıcapınarlı çocuklar da nafile bekleşiyorlardı; çünkü bizim arkamızdan taşın değil, kurşunun bile yetişeceği şüpheliydi. Bu koşu maratonu Afşar yakasına kadar devam etti. Oraya geçer geçmez kendimizi bir çınarın gölgesine atıp gövdesini siper ederek uzun uzun arkaya baktık. Bizi kimsenin takip etmediğine kanaat getirdikten sonra çıkıyı parçalarcasına açtık.
Uğruna bunca zahmete katlandığımız çıkı hakikaten asîl ve muhteşemdi. İçinde, adının boğaça olduğunu sonradan öğrendiğimiz, tereyağında yapılmış nefis bir yiyecek vardı. Hakikaten zahmete değerdi. Sonuçta sırtımız pek olmasa da karnımız tok, resimlerimiz ceplerimizde köye döndük. Kimseye bir şey söylemedik; ama iki üç günümüz, “Ya iki jandarma gelip ellerimizi kelepçeleyip götürürse?” korkusuyla geçti. O da olmayınca bizim tarafımızdan olay kapandı.
Bizim tarafımızdan kapanan olay, Taşkent tarafında öyle olmamış. Mağdurumuz, iki Çetmili çocuk tarafından soyulduğunu söyleyince Taşkent’te alay–şaka–nükte konusu olmuş. Taşkentliler, olayın nasıl olduğunu; nasıl tava geldiğini alay ve nükteyle anlattırıp gülüşürlermiş. Mağdurumuz: “Ben onları makaraya alayım demiştim amma, onların tekmeleri sert oldu.” dermiş. Taşkentlilerce gıyaben yargılanıp haklı bulunmuşuz. Onlara göre, eğer yediklerinden bize de verseymiş, biz o soygunu yapmazmışız. Mağdurun hanımına göre de biz haklıymışız: “Eğer bizim gözümüzün içine baka baka o boğaçaları mideye indirmeseymiş, bunlar böyle işe girişmez; o da Taşkent’te ele güne rezil olmazmış.”
Olaydan yedi sene sonra, İstanbul’da Taşkentliler Lokalinde bir grup arkadaş oturuyorduk. Söz döndü dolaştı iki Çetmili çocuğun bir Taşkentliyi soyma olayına geldi. Bu soygunun elebaşının ben olduğumu söyleyince millet şaşırdı. Olayı bir de bana anlattırıp epey gülüştüler. Ben de o zaman mağdurumuzun kim olduğunu öğrendim ve onunla tanışıp helalleşmeyi kafama koydum.
O yaz köye gelirken Taşkent’te adamın dükkânı gözüme ilişince doğru dükkâna gittim. Berber dükkânı kalabalıktı; müşteri sanıp “Buyur” ettiler. Dükkân biraz tenhalaşınca adama beni tanıyıp tanımadığını sordum. Tanımadığını söyledi; ben onu tanımıştım. “Falanca sene Kuzyaka’da türkü söylerken…” der demez, adam elindeki tası tarağı atıp gülmeye başladı; bir yandan da beni kollarına alıp sımsıkı tuttu. Diğer dükkân komşuları da toplandılar; hadisenin bir de benden dinlenmesini istediler. Bir de ben anlattım; gülüştük, eğlendik.
Berber ağabey bırakmadı; “İlla eve gideceğiz.” diye tutturup ısrarla eve götürdü. Zübeyde teyzenin elini öptüm; “İyi yapmışsınız; buna az bile!” diyordu. Yemek yedirip çay ikram ettiler. Her köye gidişte dükkâna ve evlerine uğrar, hâl hatır sorar oldum. Uzun seneler selamlaşıp–mektuplaşıp–hediyeleştik. Zübeyde teyzenin o nefis boğaçalarından yapıp elime tutuşturduğu çok olmuştur.